Hugh Jackman bugüne kadar pek çok şey yapmış bir Avustralyalı olabilir; ama Wolverine olarak hatırlanacağı kesin. Dile kolay 17 yıl boyunca canlandırdığınız bir karakter insanın üstüne bir şekilde yapışır. Üstelik bu karakter Marvel'ın en anti-kahraman karakteriyse! Bryan Singer, Jackman'a Wolverine olma şansı verdiği günden beri o daha fazlası olduğunu hep gösterdi. Çektiği filmler, oynadığı müzikaller, sunuculuğunu yaptığı törenler…

Şahsen ben tadında biten şeyleri daha çok sevsem de Jackman'ın 17 yıl boyunca ikonik bir karakteri daha popüler yapmasını takdir ediyorum. Hatta Jackman bunu canlandırdığı karakteri fiziksel olarak sınıf atlatarak yaptı. Bugün herkes Wolverine'nin dalyan gibi bir adam olduğunu zannediyor. Jackman ruh olaraksa Wolverine'i bugüne kadar en iyi solo filmlerinde oynadı hep. Her ne kadar Wolverine'in önceki solo filmleri hep vasat olsa da.

Hatırlayalım; ilk Wolverine filmi janr için gayet eğlencelik bir film olabilecekken sondaki Deadpool yorumuyla herkesi üzmüştü. İkinci Wolverine filmi ise James Mangold'un Wolverine'in çok önemli bir hikayesini yanlış yorumlamasıyla hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama bu sefer James Mangold bir önceki Wolverine filmindeki acemiliğini telafi ediyor ve bizlere şu meşhur sözü tekrar hatırlatıyor: Allah'ın hakkı üçtür!

Mangold artık anlaşıldığı üzere seçtiği materyali birebir uygulamayı seven bir yönetmen değil. Bu zaten çizgi roman filmlerinin bir kuralı olmadı hiçbir zaman. Ancak günümüzde Arrow gibi dizilere bakarak ''serbest uyarlama'' denen şeyin bazen can sıkabildiğini görüyoruz. İşte Mangold bu defa Mark Miller'ın İhtiyar Logan'ını öyle güzel ele almış ki ''uyarlama'' kelimesinin ne anlama gelmesi gerektiğini göstermiş adeta! Açık konuşmak gerekirse Logan benim şimdiye kadar izlediğim en iyi uyarlamalardan!

Mark Miller'ın versiyonunda Logan'ın öyküsü 50 sene sonra geçiyordu ve Logan hayattan umudunu kesmiş yaşlı bir çiftçiydi. Filmde ise hikaye yakın bir gelecekte geçiyor ve Logan farklı bir işle uğraşıyor. Filmin yakın bir gelecekte geçmesinin en büyük sebebi ise Xavier! Mangold büyük ihtimal Xavier'ı senaryoya dahil etmek için böyle bir hamlede bulundu. İyi de etti. Çünkü filmde Xavier, Logan ve X-23 üçlüsünün yolculuğunu bir dede, oğul ve torunun yolculuğuymuş gibi izledik adeta.

Tabii Xavier'ın senaryoya eklenmesi biraz da Bryan Singer'ın geçmiş filmlerde Logan ve Xavier ilişkisini nasıl işlemesiyle alakalıydı. X-23'ün senaryoya eklenmesi ise mükemmel düşünülmüş bir detay! Çünkü "Weapon X" Wolverine için nasıl anlatılmazsa olmaz olaylardan biriyse "X-23" de öyledir. X-23'ü canlandıran küçük yıldız performansı ise harkulade! Hatta Mangold'un X-23'ü senaryoya ekleyerek bu kızı filmin kalbi yapmış! X-23 Xavier'a son kez bir öğrenciye sahip olma şansını verirken; Logan'a bu dünya üzerinde son kez bir iyilik yapma şansını, diğer bir deyişle son kez Wolverine olma şansını veriyor!

Ayrıca Logan'daki performansların göz kamaştırdığını da söylemek gerek. Filmin hem Rated R olmasının verdiği özgürlükle, hem de bunun son performası olması sebebiyle Jackman şimdiye kadarki en doğru, en vahşi, en duygusal Wolverine performansını veriyor. Küçük yıldız Dafne Keen ise X-23 olarak yaşına taş çıkaran bir performans sergiliyor. Üstelik filmin çoğunda bunu konuşmadan yapıyor!

Uzun lafın kısası, Logan orijinal öyküsündeki neredeyse her şeyi daha akıllıca kullanan alışılagelmişin dışında bir çizgi roman filmi! Jackman'ın şimdiye kadarki en iyi Wolverine performansı ve Mangold'un umduğu gibi şimdiye kadarki en iyi Wolverine filmi! Ancak bu şimdiye kadarki en iyi, en cesur X-Men filmi aynı zamanda! Her vedanın böyle olması dileğiyle. Yolun açık olsun Jackman.


Yazar Puanı: 8,5


https://ankatozu.wordpress.com 






İtiraf edeyim ne DC’nin ne Marvel’ın şu an çıkarttığı hiçbir şeyi beğenmiyorum. Gerçekten çizgi roman okumaya yeni başlayacaklar için daha yanlış bir zaman olamazdı. Tabii ki arada güzel şeyler çıkıyor. Mesela Death of X buna iyi bir örnek. DC’nin ise Rebirth döneminde tek ilgimi çeken seri yine Batman oldu. Aslında Red Hood and the Outlaws’daki ''twisted trinity'' fikrini de çok beğenmiştim. Ama başka? 

İşte bu noktada imdadıma Super Sons yetişti! Adından da anlaşılacağı üzere Superman'in oğlu Jon ve Batman'in oğlu Damian'ın güçlerini birleştirdiği bir seri Super Sons ve itiraf etmek gerekirse çok umut vaat eden bir başlangıç yaptı! Umarım Peter J. Tomasi bu seriyi uzun süre yazar ve en önemlisi Jorge Jimenez de aynı şekilde çizmeye devam eder. Çünkü ben ''Deviantart terk'' çizerlere potansiyeli olan serilerin verilmesinden bıktım. (Bkz. Justice League / Power Rangers) Yıllar önce Young Justice'i okurken her sayı suratımda bir tebessüm olurdu. Super Sons’da o tebessüm tekrar belirdi. Super Sons her şeyden önce çok eğlenceli bir seri olacağa benziyor. Jon ve Damian'ın atışmalarını okumak çok keyifli. Yanyana da güzel bir dinamikleri var.

Bu serinin başardığı en iyi şey aslında Damian'ı bir çocuk gibi göstermek. Çünkü bugüne kadar Damian'ı çoğunlukla küçük bir psikopat olarak gördük. Super Sons'da ise Damian'ın çocuksu tarafını da görebiliyoruz. Bunda ilk defa yaşıtı biriyle olmasının da büyük payı var. Hatırlayın Tim Damian'la ilk karşılaştığında onun elini sıkmak istemişti. Tabii Tim bir çocuğun elini sıktığını düşünüyordu ve öyle yaklaşınca Damian cevabını yapıştırmıştı: ''Beni hor görme Tim.Yoksa suratını dağıtırım!'' Aslında bu hala Damian'ı anlatan en iyi söz. Grant Morrison bize yıllarca Damian’ın çocukluğu elinden alınmış bir suikastçi olduğunu vurguladı. Şimdi ise Jon’la çocuk olma zamanı!

Super Sons oldukça güzel bir başlangıç yaptı. Damian yine gıcık etti, yine birlerini dövdü, babasını aratmayan kamuflaj yeteneklerini gösterdi. Jon ise yine bir salon beyfendisiydi. Fakat son sayfada ufaklıklar tahmin edeceğiniz gibi kahraman iç güdüleriyle burunlarını çok yanlış bir yere soktular. Bakalım 2. Sayıda ne olacak? Uzun lafın kısası Super Sons çok eğlenceli ve tatlı bir seri olmuş! Günümüzün çizgi roman çöplüğünde farklı bir şey arayan herkese tavsiye ediyorum.


ankatozu.wordpress.com

Her ne kadar Justice League’in vizyon tarihi 2017 olsa da sene sonunda vizyona gireceği için bu süper kahraman show’una daha çok var. Kısa bir süre önce Comic-Con’da ansızın yayınlanan Justice League özel çekim hepimizi şaşırtmış ve mutlu etmişti. Ancak beni bu çekimden daha fazla heyecanlandıran bir haber vardı. O da Batman’in filmde kullanacağı iki yeni oyuncağı oldu!

BvS’de Zack Snyder Batman’e dair her şeyi kusursuza yakın kullanmıştı ve buna efsanevi Batmobile de dahildi. Ancak hiç kimse Batmobile’i bir kez daha görmeyi beklemiyordu, en azından solo Batman filmine kadar. Haziran ayında çıkan haberler doğrultusunda öğrendik ki sadece Batmobile değil, Justice League’te Flying Fox ve Knightcrawler isimli iki yeni aracı daha göreceğiz. Batman bu araçları hangarında tutuyormuş. Şimdi Çizgi Kafe okurları hazırsanız sizin için derlediğimiz haberde bu bebekleri tanıyacağız:


GÜNCELLENMİŞ BATMOBILE

Resimde de gördüğünüz üzere yeni Batmobile siyah ve yeni silahları var. BvS’de Batman’in Batmobile’i yıllardır kullandığı özellikle vurgulanmıştı ve  bunu aracın yıpranmış dışından görebiliyorduk. Yeni Batmobile ise boyanmış ve silah gücü arttırılmış!


KNIGHTCRAWLER

Bu Batman’in tamamen yeni araçlarından biri! Bir örümceği anımsatan tasarımıyla bu bebek Batmobile’in giremediği yerlere giriyor ve duvarlara tırmanabiliyor! Parademon'lar için bir alev püskürtücüsü bile var. Filmde Nightcrawler’ın asıl marifetlerini Gotham’ı Metropolis’e bağlayan terk edilmiş bir tünelde izleyeceğiz!


FLYING FOX

İşte en merak ettiğim şey! Bu bebek kesinlikle Batwing'le kıyaslanmamalı! Bir B-52’den daha büyük ve Batmobile’i taşıyabiliyor. Tasarımı II. Dünya Savaşı'ndan kalma bir Wayne Girişimcilik uçağından geliyor. DCEU’da bundan sonra Justice League’in ulaşım aracı olacak. Flying Fox’un aynı zamanda suya iniş yapabilme ve cloaking (saklanma) gibi özellikleri var. Filmde bu aracı Alfred’in kumanda ettiği sahneler de var.


Sizin görüşleriniz neler? Sizce bu yeni araçlar filme yeni bir soluk getirecek mi?


Hep derim ki: ''İki şeye güvebilirsiniz. Biri ananızın yemeklerine, diğeri de DC’nin animasyonuna.'' Açıkçası The Batman (2004) izlediğim son iyi DC animasyonu idi -efsane Justice League’i saymıyorum elbette- ve uzun bir aradan sonra Young Justice çıkageldi.

Doğrusunu söylemek gerekirse şu Teen Titans olayına mesafeli yaklaştım bugüne kadar. Hatta hiçbir çizgi roman sayfasında bu oluşumla muhattap olmadım. Ondan olacak ki Young Justice’e de geç ve temkinli başladım; ama ilk bölümünden itibaren kendimi her bölümünü büyük bir heyecanla beklerken buldum! Hatta bu seri bana kısa sürede Teen Titans’ın çizgi romanlarını okumaya başlattı.

Greg Heisman’ın başını çektiği, Kevin Hopps ve Andrew Robinson gibi isimlerin de bulunduğu çok sıkı bir yazar kadrosu var Young Justice’in! Prodüksiyon ise yine Greg Heisman ve Brandon Vietti’ye (The Batman, Batman: Under the Red Hood) ait. Zaten serinin çizimleri Bruce Timm imzalı klasik DC çizgi filmlerinden (Batman, Superman, Justice League) farklı. Batman: Under the Red Hood‘taki gibi. Brandon Vietti kendini iyi hissettiriyor anlayacağınız. Young Justice her bölüm standart bir çizgi filmin öyle üstüne çıkıyor ki hani insanın buna ''dizi'' diyesi geliyor. Keza çoğu bölümün konusu da küçük izleyici grubu için fazla. Harika ilk sezon finaline doğru karanlık ve rahatsız edici bir havaya bürünüyor olması da cabası!

Peki Young Justice’in olayı ne? Young Justice aslında çizgi romanda Superboy, Bart Allen ve favori Robin'im Tim Drake'ten oluşan, DC'nin en genç süper kahraman grubu. Bir üstü Teen Titans, onların üstü de Justice League. Çizgi filmdeki Young Justice ise çizgi romandaki Teen Titans aslında. Bu yüzden çizgi filmdeki ekip nispeten B seviye görevlere katılan eğitimdeki bir grup. Bu grup Robin, Superboy, Miss Martian, Kid Flash, Artemis ve Aqualad’ten oluşuyor. Özellikle Aqualad çok modern bir uyarlamadan geçmiş, bayıldım! Kid Flash yani Wally West'i söylemeye gerek yok! Öte yandan Robin’i sevenler daha da sevecek. Buna garanti veririm!

Young Justice’in eğitimde olan bir grup olduğunu söyledim. Peki onların eğitmenleri kim? Başlıca Red Tornado ve Black Canary. Görevleri ise Batman veriyor. Red Tornado’nun karşımıza eğitmen olarak çıkması Young Justice çizgi romanına bir gönderme. Tıpkı ilk sezon 18. bölümün konusunun ilk Young Justice sayısından gelmesi gibi.

Young Justice sırlar ve sürprizler üzerine kurulu bir seri. Yeri geldi mi bir twist her şeyi değiştiriyor. Yeri geldi mi de öyle karakterlerle karşılaşıyorsunuz ki bir anlık nostalji yaşıyorsunuz. Bu seriyi güzel yapan diğer bir şeyse bu çocukların büyümesi ve gelişmesini izlemek. Bu çok doğal bir hava katıyor seriye. Yaş ortalaması 16 olan çocuklar sadece Dünyayı kurtarmıyor yani.

Kısacası, ''Don’t call them sidekicks!'' sloganıyla yolan çıkan Young Justice muhteşem aksiyon sahneleri ve sürekliyici hikayesiyle DC’nin Batman TAS’tan sonraki yazılmış en iyi serisi! Evet, bunda iddialiyım. Warner Bros. – DC ortalıklığı çok yaşasın! Seri efsane 2. sezonunu Cartoon Network’ten sıfır destekle, güç bela tamamladı. Bir 3. sezon için ise hala yeşil ışık almış değil. Yazıklar olsun diyoruz.


Çizgi roman için size önereceğim okuma sırası modern olacak. Eski Teen Titans’ı okumaya değer bulmuyorum.
  • Young Justice – The Secret (1998):   Young Justice'e zemin hazırlayan harika one-shot!
  • Young Justice (1998 - 2003):              Bu favorim! Eğlenceli ve sağlam bir seri!
  • Teen Titans Vol. 3 (2003 - 2011):       Young Justice büyüyor ve yeni Teen Titans oluyor.

 
 
Son yıllarda sadece X-Men değil diğer ana akım çizgi romanlardaki bu ilham eksikliğinin sebebi de bu işte. Kurumuş bir tarlayı hala nadasa bırakmaya çalışıyorlar.

Küçükken okuldan gelir gelmez televizyonun karşısına geçerdim X-Men'i seyretmek için. O efsane jenerik müziğini duyduğum an tüylerim diken diken olurdu! İşte X-Men sevdam o zaman başladı. Yıllar içinde de farklı mecmualar sayesinde iyice büyüdü. Küçükken beni X-Men dünyasına çeken birbirinden karizmatik karakterler iken büyüyünce bunu yapan o karakterlerin birbirleri olan dinamikleri oldu. Marvel'ın Spider-Man'le birlikte en büyük iki alameti farikasından biridir X-Men! Her dönemi görebileceğimiz tarihi bir belgeselidir adeta. Peki nedir bu X-Men?

Çizgi romanların ''gümüş çağı'' olarak bilinen 60'larda, Amerika siyahların ''Sivil Hakları Hareketi''ne tanıklık etti. İşte bunun da etkisi olacak ki Stan Lee ve Jack Kirby'nin aklına o dönem için oldukça yenilikçi ve sosyolojik bir fikir geldi: X-Men! X-Men kısaca azınlık olan süper güçlere sahip mutanların, insanların dünyasında kendilerine yer bulmaya çalışmasını anlatan bir çizgi romandı. Tıpkı Amerika'daki Siyahların, Yahudilerin, Çinlilerin, Yerlilerin vb. azınlıkların mücadelesi gibi.

Siyahların mücadelesine nasıl Martin Luther King ve Malcolm X önderlik ettiyse mutantların mücadelesine de yaşlı kurtlar Profesör Charles Xavier ve Magneto önderlik ediyordu. Yine iki farklı ideoloji, iki farklı karakter. Xavier'ın misyonu King'iinki gibi daha ılımanken; Magneto'nun misyonu Malcom X'inki gibi daha militaristti. Ve nasıl Malcolm X'in babası Ku Klux Clan tarafından öldürüldüyse Magneto’nun ailesi de Nazi kampında öldürülmüştü. (Magneto aynı zamanda IGN'in 2011'de yaptığı ankette tüm zamanların en büyük kötüsü seçilmiştir.)

Tabii Magneto X-Men'in bünyesinde bulunan sayısız orijinal karakterden sadece biri. Daha kimler yok ki? Cyclops, Gambit, Storm, Nightcrawler, Rogue, Jean Gray… Ve son yıllarda Hugh Jackman sayesinde iyice popüler olan Wolverine! İşte bu karakterler yıllar içinde o kadar genişledi ki yeni takımlar, yeni spin-off'ları doğurdu: X-Force, X-Factor, Excalibur, New Mutants hatta şebek mutant Deadpool!

Hepsi bir yana, Wolverine ve Cyclops’suz bir X-Men asla düşünülemedi! Bu ikilinin yıllar boyunca süren çatışmaları her dönem ilgi gördü. Tam ihtiyarların davaları sıkmaya başladığı anda bunlar devreye girdi. Jean yüzünden bir aşk rekabeti olarak başlayan çekişmeleri Jean'in ölümünden sonra daha ciddi şeylere evrildi. Mesela, favori X-Men öykülerimden biri olan ''Schism''de Cyclops ile Wolverine mutant ırkının bekası için birbirlerine girdiler.

Yine X-Men, Marvel’ın ''X-Cutioner’s Song'', ''Age of Apocalypse'', ''House of M'', ''AvX''… gibi en büyük crossover'larına imza attı. Özellikle AvX'i her ne kadar klişe bir fikir olsa da Marvel'ın son iyi işi olarak görebiliriz. Hatta AvX, sırf Cyclops'un Avengers'a Fidel Castro misali verdiği ayar için bile okuması keyifli bir crossover'dı. Akabinde Cyclops'un bir anti-kahramana dönüşüp aranan bir ekiple mutantları toplaması fikrini de sevmiştim. İşte ne olduysa bundan sonra oldu.

Bir zamanlar çok iyi işlere imza atan ve bu sayede Marvel'da süpervizör konumuna gelen yazar Michael Bendis ve Marvel'ın diğer yazarları X-Men üzerinde pek çok şey denemeye başladılar ve hiçbiri uzun soluklu olamadı. Ne mi yaptılar? Wolverine'i eski Xavier okuluna müdür yapıp Wolverine & the X-Men diye bir seri denediler, Cyclops ve ekibiyle yeni bir Uncanny X-Men'e giriştiler, yetmedi geçmişten genç X-Men'i getirip All New X-Men diye başka bir seri uydurdular, gay karakterler revaçta olduğu için 4o yıllık ''straight'' Ice-Man'i gay yaptılar, daha sonra Wolverine'i öldürttüler, hemen ardından Cyclops'u öldürttüler, sonra gelecekten yaşlı Wolverine'i getirip Extraordinary X-Men diye yeni bir seriye başladılar… Anlatabiliyor muyum? Adeta bir ülkenin mevcut hükümetini andıran hamlelerle X-Men'i uçurumun kenarına itti Bendis.

Elbette bu er ya da geç olacak bir şeydi. Marvel sadece süreci hızlandırdı. Bugün sırf bir Uncanny X-Men‘e baktığımızda bile 544 sayıyı bulmuş bir seriden bahsediyoruz. Daha neyle gelebilirsiniz ki artık? X-Men '92 gibi komik girişimler bu yüzden. Ben mevcut X-Men karakterleriyle her şeyin anlatıldığına inanıyorum. Son yıllarda sadece X-Men değil diğer ana akım çizgi romanlardaki bu ilham eksikliğinin sebebi de bu işte. Kurumuş bir tarlayı hala nadasa bırakmaya çalıyorlar. The Walking Dead, Saga ya da Black Science gibi çizgi romanlar bu yüzden çok tuttu.

Uzun lafın kısası, bu ''tüketim çağı''nda ya da benim deyimimle ''tükenmişlik çağı''nda artık eskinin iki katı daha yaratıcı olmak zorundasınız. Çünkü dediğim gibi anlatılabilecek her şey neredeyse anlatıldı. Anlatabileceklerinizi ise geçmişin mirasını sömürmeden anlatmanız gerekiyor. Potansiyeli 20 sayılık seriler için ikonlaşmış karakterleri maymun etmemek lazım. İş yeni sıfat bulmakta bitseydi Motherfucking X-Men ''bir sonraki büyük şey'' olurdu. Ben Wolverine'in, Storm'un, Scarlet Witch'in çocuklarını da görmek isterdim. Bir sonraki X-Men nesli ve yeni düşmanlar bu seriye yeni bir soluk getirebilirdi. Nitekim başlıkta ismine atıfta bulunduğum ''Days of Future Past'' gibi bir öykü de bir daha gelmeyecek. Tükeniyoruz ve buna önlem almıyoruz. Sorun burada. 


ankatozu.wordpress.com



Singer bir önceki filmde ustaca timeline’ı düzeltmişti. Bu filmde de Cyclops’lu, Jean’li orijinal kadroyu aynı ustalıkla kuruyor.

Bryan Singer ilk X-Men filmini çektiğinde takvimler 2000 yılını gösteriyordu. Siber Kıyamet kopmamıştı, ama mutant geni beyaz perdede görülmeye başlamıştı. Bilen bilir ilk X-Men filminin büyük bir hayranıyım. Her ne kadar Nolan, Batman Begins ile çizgi romanı gerçeklikle buluşturan adam olarak görülse de onu 5 yıl önce Singer yapmıştı. Gel zaman, git zaman o ilk X-Men filminin üstüne tam beş tane daha çekildi. Her ne kadar Singer'ın seriyi saplantılı bir şekilde sahiplenmesi sinir bozsa da çektiği filmlerin kalitesi konusunda asla kimsenin ağzına laf vermedi.

X-Men Apocalypse de öyle aslında. Her ne kadar filmdeki dört atlının Magneto, Storm, Angel, ve Psylocke'dan oluşması fikrini tutsam da Apocalypse'in iğrenç dizaynı yüzünden filme oldukça ön yargılı gittim. Ancak film bittiğinde kafamda 90'lardaki X-Men çizgi filminin efsane açılış jeneriği çalıyordu. Yani Singer yine harika bir X-Men filmine imza atmıştı.

Pek çok kişiye göre X-Men Apocalypse bu üçlemenin en iyi filmi. Bu Apocalypse olmasaydı ben de aynısı söylerdim. Singer çektiği filmlerin dönemini yansıtmada, materyali uyarlamada, cast seçiminde, ve daha önce denenmemiş şeyleri yapmada müthiş bir yönetmen! Ne yazık ki kostüm zevkleri konusunda her zaman sınıfta kalıyor. Bu zevksizlik de bu sefer X-Men’in tanrısal düşmanı Apocalypse’e sirayet etmiş. Apocalypse'e fütüristik bir dizayn vereyim derken Power Rangers düşmanına çevirmiş Singer. Oysa Apocalypse ilk piramitleri inşa ederken gözüktüğünde ne kadar umut vaat etmişti. İri bir aktör, doğru makyaj ve abartısız bir kostümle bu iş düzgün yapılabilirdi. Ultimate X-Men’deki Apocalypse Singer'ın yorumuna harika giderdi mesela!

Yine de bir yanlış dört doğruyu götürmemeli. Singer bir önceki filmde ustaca timeline'ı düzeltmişti. Bu filmde de Cyclops'lu, Jean'li orijinal kadroyu aynı ustalıkla kuruyor. Özellikle Cyclops benim en sevdiğim Marvel karakteridir. İlk defa onu bu sahne süresiyle görebilmek beni çok mutlu etti. (Fakat optik ışınlarının tahrip gücünü niye bu kadar az yaptıklarını çözemedim.) Özellikle ilk üçlemede Afrikalı bir Storm’u değil de Amerikalı bir Storm’u tercih eden Singer bu sefer hatasını düzeltiyor. Alexandra Shipp mohawk saçı ve cesur tavrıyla fanlara hak ettikleri Storm’u veriyor. Rolü için ciddi bir kılıç eğitimi alan Olivia Munn ise Psylocke olarak kalbimizi kesti! Yeni castin hepsi nokta atışı!

Singer, X-Men'i ilk defa resmi olarak kurarken hiçbir şeyi atlamak istememiş. Mesela başta çocuklara sadece akademik eğitim vermek isteyen Xavier'ın askeri eğitim de verme fikrini nasıl edindiğini görüyoruz. Yine filmde Cyclops kardeşini kaybettikten sonra kaderinde daha büyük biri olmak olduğunu anlıyor ve Singer bize bir liderin daima trajedilerden doğacağının ipucunu veriyor. Jean'in daha ilk filmden ''phoenix gücü''nü kullanmasını ise bir easter egg'den fazla olarak düşünebiliriz. En önemlisi de Magneto daha önce hiçbir X-Men filminde bu kadar iyi anlatılmamıştı!

Özetle, X-Men: Apocalypse'i orijinal X-Men kadrosuna ev sahipliği yaptığı için mi, yoksa konusu 80'lerde geçtiği için mi, yoksa sadece iyi bir film olduğu için mi sevdim bilmiyorum. Ama kesinlikle sevdim! Singer pek çok hatasını telafi etmiş ve Apocalypse yorumu hariç neredeyse kusursuza yakın bir film yapmış! Açık yüreklilikle söyleyebilirim ki en X-Men hissi veren film bu şimdiye kadarki! Disney'in eleştirmenlerinin karalamalarına kulak asmayın ve bu filmi izleyin! Zaten filmin o son sahnesini izlemenin her şeye değer olduğunu göreceksiniz.



Yazar Notu: 8


* Filmden önce Marvel’ın çıkardığı dört sayılık ''Rise of Apocalypse''i okuyabilirsiniz. Okuduğunuzda tip olarak olmasa da öykü olarak Singer’ın Apocalypse’i ne kadar iyi uyarladığını göreceksiniz.


ankatozu.wordpress.com 


Batman v Superman şimdiye kadarki en iyi çizgi roman uyarlaması olmayı kıl payı kaçıran talihsiz bir film!

Küçükken Doğan Egmont’tan çıkan Batman & Superman kitaplarını okurdum. Yalnız hep bu ikilinin yanyana değil de karşı karşıya geldiklerinde ne olacağı merak ederdim. Her ne kadar lisede kült The Dark Knight Returns'ü okusam da ben bunu beyaz perdede görmek istiyordum. Yani ben bu filmi 2 yıldır değil, uzun zamandan beri bekliyorum aslında.

Tartışmalı Man of Steel sonrası DC’nin sinemada artık kendi evrenini kurması kesinleşmişti. Ve bu, rüştünü bugüne kadar en zor uyarlamalarda (300, Watchmen) ispatlayan Snyder’ın rehberliğinde olacaktı. Çünkü Warner Bros. çoğu insanın aksine Snyder’ın vizyonunun farkındaydı. Sahi iki katastrofik güç çarpışınca sonucunun ne olacağını düşünüyordunuz ki? Ya da Superman Zod’u öldürme fedakarlığında bulunmayıp ne yapacaktı? Şahsen Man of Steel benim için ezber bozan harika bir orijin hikayesiydi!

Yine de Snyder dik kafalı bir yönetmen olmadı hiçbir zaman. Haklı olsa bile Batman v Superman‘i, Man of Steel‘in külleri üzerine inşa etmeye karar verdi. Yalnız, zeki bir adam olan Ben Affleck bunun sadece David Goyer’le yapılamayacağını biliyordu. Bu yüzden senarist dostu Chris Terrio’nun filmi baştan yazması istedi. Hatta kendisi de ufak dokunuşlarda bulundu. Çünkü Affleck’e göre Snyder’ın vizyonu tamamdı, ama senaryoda sıkıntılar vardı. Ve ortaya iki yıllık beklemeye değen bir film çıktı!

Öncelikle şunu söylemeliyim ki: Ben Affleck şimdiye kadarki en iyi Batman! Affleck’i ilk günden beri savunduğum için çok mutluyum. Klası ve karizması onu bu rol için mükemmel bir tercih yapıyor! Yılların etkisiyle artık uç noktalara giden bir Batman yıllardır görmek istediğim bir şeydi zaten. Filmde Batman’in aksiyon sahneleri ise tek kelimeyle harika! Batman’in markası haline gelmiş bütün aletlerini kullanmasını geçtim dövüş koreografileri de muazzam! Özellikle Batman’in Martha Kent’i kurtardığı sahneyi kesinlikle izlemeniz lazım! Snyder’ın dövüş koreografı Guillermo Grispo yine çok iyi bir iş çıkarmış ve söz verdiği gibi bizi Nolan’ın The Dark Knight üçlemesinde hasret kaldığımız bir şeyden kurtarmış!

Övgüyü hak eden bir diğer isim de güzeller güzeli Gal Gadot! Bu kadın özellikle finaldeki performansıyla şovu çaldı! Gadot fantazilerimize uygun olmasa da Nolan gerçekçiliğine uygun bir Wonder Woman olmuş! Henry Cavill'in ise o ideal Superman'i göstermesi için hala vakit var. Çünkü Man of Steel'de Superman'in doğuşunu görmüştük, şimdi ise toplum tarafından henüz kabul edilemeyen bir Superman görüyoruz. Filmin çirkin olmayan kötüsü Jesse Eisenberg'den ise nefret ettim! Snyder'ın Lex Luthor’ı günümüzün genç sosyal medya CEO'ları gibi göstermesi fikrini tuttum. Ancak manik bir Lex çok sinir bozucu! Karakterin Superman kompleksini gösterirken de daha açık olunmalıydı. Filmde Lex sürekli konuşuyor ama bir türlü şunu diyemiyor: ''Senden nefret ediyorum ve herkesin senden nefret etmesini istiyorum!''


Batman v Superman kesinlikle Snyder'ın şimdiye kadarki en iyi görsel işi! Bu adamın filmde sevdiği çizgi roman panellerini alıp bire bir kullanmadaki ustalığını çok seviyorum! Gerçi filmin her sahnesinde adeta bir tabloya bakıyormuşum hissine kapıldım. Bunda da Snyder'ın yıllardır çalıştığı görüntü yönetmeni Larry Fong’un hakkını yememek lazım. Batman ve Superman arasındaki savaş çizgi romandakini her şekilde geçti! Ama en önemlisi finalde Doomsday ile olan savaş görsel yönden harikuladeydi! Ah bir de Doomsday’i düzgün kotarsalardı...

Şimdi gelelim asıl konuya. Man of Steel sonrası Snyder'ın daha genel izleyici kitlesine hitap eden bir şey yapması bekleniyordu; ama Snyder çizgisini bozmadı. Snyder'ın bu idealist tavrını tebrik etsem de kendisinin de dediği gibi Batman v Superman fanlar için yapılmış bir film ne yazık ki. Mesela filmin akışı için kesinlikle kesilmesi gerektiğini düşündüğüm o gelecek sahnesini anlamak için Injustice'i okumanız lazım. Okumadıysanız bu sizin filmden koptuğunuz an olabilir. Zaten o ya da bu sebepten ötürü insanlar filmi yerin dibine sokuyorlar şu günlerde. Kritikler medyada art niyetli bir karalama kampanyası bile başlattı.


Bana sorarsanız filmin asıl sorunu kurgu! Snyder anlaşılan montaj koltuğuyla bayağı bir cebelleşmiş. Bunda WB'un daha fazla Affleck istemesinin de payı var. Yoksa Terrio’nun senaryosunda bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. Mesela, Terrio’nun Batman’in Superman karşısındaki motivasyonunu gösterme şeklini çok sevdim! Bu, Lex Luthor’un manipülasyonundan çok Batman’in doğasıyla ilgili bir şeydi. Yine insanların tuhaf bir şekilde dalga geçtiği; ama benim filmde en sevdiğim anlardan biri olan Martha sahnesi çok etkileyiciydi! Batman sözde insanlığın sonunu getirebilecek bir adamın son anında annesi için yalvardığını görüyor, Lex'in planı ortaya çıkıyor ve Bruce Wayne'in alter ego'su için kefaret zamanı geliyor! Şimdi bir başka Martha'yı kurtarmanın zamanı!

Uzun lafın kısası, Batman v Superman şimdiye kadarki en iyi çizgi roman uyarlaması olmayı kıl payı kaçıran talihsiz bir film. Warner Bros.un korktuğu gibi genel izleyiciye hitap eden bir film değil bu. Yine de Batman v Superman şimdiye kadar çizgi roman sayfalarından çıkmış en cesur, en şık hamlelerden biri! Bir DC fanının kesinlikle bayılacağı bir deneyim! En basit şekilde ifade etmem gerekirse: Eğer Man of Steel‘i sevdiyseniz bunu da seversiniz. Bakalım Justice League nasıl olacak? Çünkü Batman ekibi toplamaya başladı bile!


Yazar Puanı: 8



ULTIMATE EDİSYON YORUMU

Filmin üstünden aylar geçti, ama tartışmalar hala bitmedi. Bu edisyon kurgu sorununu biraz düzeltiyor. Ancak bu ekstra 30 dakikanın sadece 5 dakikasının gerekli olduğu kanaatindeyim. Sinema kesiminde Superman'in Batman'in radarına nasıl takıldığını görüyorduk; ama tam tersini göremiyorduk. İşte bu edisyonda bunu görüyoruz. Bu da Superman'in Batman'in arabasını durduğu geceki tavrını açıklıyor. Ayrıca Clark'ı biraz gazetecilik yaparken izlemek keyifli. Yine bu edisyonda Lex'in planı daha anlaşılıyor. Superman'in kurşunun ardını görememesi planın önemli bir parçasıymış mesela. Uykunuzu aldıysanız izleyin değilse gerek yok.

Yazar Puanı: 8,5


ankatozu.wordpress.com 

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget