Warner Bros şu iki günde o kadar güzel bir pazarlamaya imza etti ki bu kimin aklına geldiyse eline, koluna, yüreğine sağlık. Perşembe günü Aquaman'den başlayarak teker teker Justice League üyelerinin teaser ve posterini yayınladılar. En sonda da filmin fragmanını paylaştılar. Gif'ler, screenshot'lar havada uçuştu. Dünyanın En Büyük Kahramanları, Twitter'da dünya gündeminde ilk sıraya oturdu. Biz de aylardan beri yeni bir görüntü için kıvır kıvır kıvranırken aniden bu zenginliğin içinde bulduk kendimizi. Adeta rüya gibiydi. Vizyon tarihine yaklaşık sekiz ay olmasına rağmen şimdiden filmin etkisi altına girdik.
Uzun zamandır izlediğim bütün fragmanları "Batman v Superman"in 2015 yılında SDCC'de yayınlanan ilk fragmanıyla karşılaştırıyorum. En iyi trailer'lar listesi yapılsa hiç düşünmeden ilk sıraya koyacağım bu üç buçuk dakikalık video hem duygusal açıdan hem de genel yapısı itibariyle öyle güçlüydü ki ortalığı yıkıp geçmiş, o dönem ulusal kanalların haber bültenlerindeki yoğun gündemin içinde kendine yer bulmuştu. Hal böyle olunca, bu kadar çok beklediğimiz Justice League fragmanını karşılaştıracağım video belliydi. BvS Comic Con trailer'ında duygusal diyaloglara daha fazla odaklanılırken aksiyon konusunda sonlara doğru vites artmış, Batman ve Superman'in olağanüstü görsellikteki dövüşünün ilk kırıntıları izleyiciyle paylaşılmıştı. Belki bu sefer elimizde o kadar duygusal bir şey yok ama fragmanın sınırsız bir aksiyon keyfi vaat ettiğini söylemek gerek. İzleyenlere heyecan verme konusunda da en az onun kadar güçlü. Belli ki Zack Snyder'ın görsellik yaratmadaki üstün becerisi Justice League'de daha yukarı çıkacak. Trailer'ın daha ilk saniyelerinden görüntü yönetmeni Fabian Wagner'in de etkisi hissediliyor. Wagner'in yakaladığı manzaralara videoyu dondurup baktığınızda sanki National Geographic dergisinden bir sayfaya bakıyormuş gibi hissediyorsunuz. Hele karakterlerin arkalarına güneşin vurduğu bir mekanda ağır çekimde durdukları kareler aynı "Justice League" ve "Justice League Unlimited"ın introsu gibi.
Fragmanın renk tonunu dikkate aldığımızda filmin atmosferine koyu renklerin hakim olduğunu söyleyebiliriz. Daha şimdiden kulaklarıma "Yine mi karanlık ya!" diye söylenenlerin sesi geliyor. Evrenin en büyük kötüsü Darkseid'ın dünya işgalini anlatacak bir yapımın başka filmler gibi aydınlık olmasını bekleyemezsiniz. Umudun simgesi Superman ölüyken ve gezegen can çekişirken kullanılacak açık bir ton filmin anlamını bir hayli bozardı. Geçen sene sitede "Solo Batman Filminde Görmek İstediğimiz 10 Şey!" başlıklı bir yazı yazmış ve şu cümleleri kullanmıştım: "...DC Films'te bitirici kararları alan kimselerin Batman v Superman'e yapılan olumsuz eleştirilerden sadece 'çok karanlık' kısmını dikkate alması beni endişelendiriyor." Çok şükür ki o korktuğum radikal karardan uzak durulmuş. Justice League'den sonra gelecek Superman ve Flash filmlerinde kullanılacak açık renklerle genel olarak evrenin renk paletinin dengeleneceğini düşünüyorum. Ki bence en doğru karar da bu olur.
Trailer'ın gösterdiği kadarıyla filmimizin içeriğine bir göz atarsak Superman'in ilk etapta daha arka planda olacağını anlayabiliyoruz. Ancak belli ki Çelik Adam'ı bir süre göstermeseler bile varlığını hep hissettirecekler. Justice League filmi yapıp Superman'i hiçe saymak mümkün değil çünkü. Hikayenin gelişimiyle Superman ortaya çıkacak, bu da takımın ve filmin zirve anı olacak. Böylelikle bu önemli karakterin hakkı teslim edilecek. Nitekim bütün karakterlerin en baştan seyirciye sunulmasındansa yavaş yavaş takımın bir bütün haline gelmesi en mantıklısı. Bu geç Superman hamlesi filme olduğu kadar evrene de hizmet edecek bir hareket bence. Çelik Adam'ın ölümünden sonra Batman ve Superman'in ilişkisinin nasıl olacağı büyük bir merak konusu çünkü. Kavgalarının bitişi büyük tartışmalar yaratmışken bu iki önemli karakter arasındaki ilişki bir süre nefes almış olacak. Superman kozunu hemen harcamayacaklar yani.
Fragmanda filmin hikayesi açısından bir diğer önemli yer Cyborg'un olduğu kısımlardı. Baştan söyleyeyim, kendisi öyle çok sevdiğim bir karakter olmadı hiçbir zaman. Onu, takımın asil üyelerinden yaptığı için Geoff Johns'a zaman zaman söylenmişliğim de vardır. Ancak günümüzde teknolojinin ne kadar önemli olduğunu düşündüğümüzde Cyborg'un takıma ne gibi imkanlar sağlayabileceği (ve sağladığı) ortada. Kaldı ki sinema filmlerinde yüksek teknolojiye genel bir eğilimin olduğu gözle görülür bir gerçek. Justice League filminin bu durumu kotarması için de kapılar bir kez daha Cyborg'a açılıyor. Bunun yanı sıra senaryonun karakteri doğru anladığının ciddi sinyallerini gördük fragmanda. Bedenini baştan aşağı teknolojiye teslim etmesine rağmen Victor'ın Superman gibi hümanist bir kahramanlık tarzı var. Bu işi insanlık için yaptığı belli ve kurtardığı kişilere bir iki cümle kurmayı da seviyor. Babası Dr Silas Stone'u da gördüğümüze göre film bir yerden onların dramatik baba-oğul ilişkisine temas edecek. Bu da, New 52'nin ilk Justice League hikayesinde olduğu gibi Darkseid işgali sırasında senaryoya nefes aldıracak gibi gözüküyor.
Ve şimdi gelelim fragmanın en sevdiğim yerlerine. Aquaman ve Batman arasındaki ilişkiye "Batman: The Brave and the Bold"ta hayran kalmıştım. O zamandan sonra ikisini bir daha ne zaman aynı karede görsem hep o dizideki diyalogları aklıma geldi. Orada resmedilen Aquaman karakter olarak Jason Momoa'nınkinden farklı olsa da Atlantis Kralı'nın sahip olduğunu espri anlayışının Batman'le oluşturduğu tezatı Justice League fragmanında da gördük. Bu diyaloglar seyir zevkini bir üst seviyeye çekerken aksiyon sahnelerinde de müthiş bir ikili izleyeceğimiz apaçık ortada.
Batman'den devam edersek, Bruce'un servetini uzaylılarla savaşmak için seferber etmesi ve takımın ihtiyaçlarını gidermek için kullanması hem beklediğimiz hem de görmek istediğimiz bir şey. Acaba Batman, takımı bir yandan finanse ederken bunun getirdiği imkanla ileride içeriden patlak verebilecek muhtemel bir tehlike için her üyenin şeceresini mi çıkartıyor? Gayet olası! Bu arada fragmanda DCEU'daki Batman ve Komiser Gordon ittifakını ilk defa gördük. Gordon olmak J.K. Simmons'a çok yakışmış. "Gotham" dizisinde senaryonun rezillikleri ve Ben McKenzie'nin abartılı oyunculuğu sebebiyle karakterin benliğini unutmamıza ramak kalmışken Simmons şu birkaç saniyelik görüntülerle gönlümüzde taht kuruyor. Şapkasıyla da filme eski Batman öykülerindeki gibi retro bir hava kattığını belirtelim. Batman'e "Diğerleriyle yine iyi anlaştığını görmek güzel." derken yaptığı Batfamily göndermesi de yarasa radarımızdan kaçmadı.
Fragmanda daha üstüne konuşulacak çok nokta var. Öyle bir video yayınladılar ki her bir kareyi durdurarak izlemek istiyorsunuz. Ama kendi adıma fragmanı piksel piksel incelemekten ve filmle ilgili can alıcı bilgiler koparmaya çalışmaktan hoşlanmıyorum. Bazı şeyler gizli kalmalı çünkü asıl ilgilendiğimiz şey filmin ta kendisi. Genel olarak New 52'nin ilk Justice League öyküsü olan Origin'le paralellik gösteren bir konu var. Hala okumadıysanız filme hazırlık yapmak için bir şans verebilirsiniz. Aynı şekilde New 52 döneminin önemli eventlerinden Throne of Atlantis'e de bir göz atın. Fragmanda şehirde geçen aksiyon sahnelerindeki havayı, çizgi romanda Atlantislilerin karaya çıkarma yaptığı atmosfere çok yakın buldum.
Bakalım tarihin ilk Justice League filmi izleyiciye daha neler sunacak?
2000 yılından bu zamana çekilmekte olan X-Men filmlerine, ekibi hala istediğiniz şekilde sunmadıkları için kızgın olabilirsiniz. Veya spin-off'lar sizi hiç memnun etmemiş de olabilir. Ama bu filmlerin çok uzun zamandır hayatımızın bir parçası olduğunu düşünürsek bünyede ister istemez bir alışkanlık yarattığını kabul etmek gerekir. Kişisel olarak X-Men serisini Sam Raimi'nin Spider-Man'leriyle beraber en iyi Marvel yapımları olarak görürüm. Her şey bir yana toplumdan dışlanmayı, ötekileştirmeyi ve ırk ayrımcılığını zaman zaman politik alt metinlerle zaman zaman da gençlik sancılarıyla harmanlayarak izleyiciye sunan başarılı işlerdir bunlar. Temelde "farklı olandan korkma" teması üzerinden yükselen X-Men serisi, beyazperdedeki 17 yıllık yolculuğunda iyi mutant, kötü mutant ve insan üçgenindeki çatışmayı anlattı hep. Görünen o ki bunu yeni gelen filmlerle ve dizilerle de sürdürmeye devam edecek. Ancak bu yazıda bizim konumuz biraz daha spesifik. Hayatı boyunca farklı olmanın acısını iliklerine kadar yaşamış bir adamla ilgili. Değer verdiği herkesi kaybetmiş, çok uzun zamandır sahip olduğu gücün ya da lanetin kalıntılarıyla oradan oraya savrulan birisiyle alakalı.
Spoiler içermektedir...
"Logan", Hugh Jackman'ın dokuzuncu ve son kez Wolverine'i canlandıracağı film olarak duyurulduğundan beri tüm dikkatleri üzerine çeken bir yapım. İlk X-Men filminden bu yana Jackman'ın boy dezavantajına rağmen rolüyle yakaladığı uyum, karakterin anti-kahraman özellikleri ve senaryoların ona diğer takım üyelerine oranla daha torpilli davranması onu sinema izleyicisinin gözünde en popüler kahramanlardan biri yapmıştı. Dahası 2011 yılında yeniden şekillenmeye başlayan serinin son halkalarında bütün oyuncular yenilenip yeni bir yol çizilirken Jackman'ın Wolverine portresi muhafaza edilmiş, küçük rollerle de olsa seyirciyle buluşturulmuştu. Muhtemelen aktörün kendisi de rolü ilk aldığında meşaleyi bu kadar uzun süre taşıyacağını tahmin etmemiştir fakat bugün geldiğimiz noktadan geriye doğru bakınca elimizde baştan sona aynı oyuncuyla devam eden benzersiz bir hayat hikayesi olduğunu görüyoruz.
"Old Man Logan"dan doğan filmin, adından da anlaşıldığı üzere kişisel bir Wolverine hikayesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Senaryonun katmanlı olma veya iç içe geçmiş öyküleri anlatma gibi bir iddiası yok. Ana karakterinin özüne odaklanan, her türlü gereksiz yükten kurtulmuş bir anlatı bu. X-Men sinema evreninde gerçekleşen olayları kafaya takmayıp kendi yolunu çiziyor yani. Hem içerik olarak hem de biçim olarak sıradan bir süper kahraman filminden oldukça farklı. Serinin öykü kronolojisi olarak bir önceki basamağı "The Wolverine"de yönetmen James Mangold karaktere bir ağırlık getirmişti hatırlarsanız. Filmi pek çok sebepten ötürü beğenmemiştim ancak senaryonun karakterin kırılganlığını hiç olmadığı kadar gözler önüne sermesi ve anlatımdaki farklılık dikkat çekiciydi. Yönetmen, karakteri anladığının sinyallerini vermişti ama dediğim gibi sonuç parlak değildi. Neyse ki Mangold bu kez anlatacağı öyküyü doğru seçmiş ve önceki filmde yarattığı elementler içinden doğru olanları bu filme aktarmış.
"Logan"ın bence en güzel tarafı bir yol filmi olması. Yıllar önce birisi çıkıp Wolverine, Profesör Xavier ve X-23'ün başından geçenleri anlatan bir yolculukla ilgili film izleyeceğimizi söyleseydi, muhtemelen buna inanmaz, gülerdik. Ama ne var ki elimizdeki öykü bir büyükbaba, bir baba ve bir çocuğun Mad Max-vari yolculuğuyla ilgili. Bu noktada senaryo dengeli bir anlatım sunuyor. Bütün bu kovalamacanın, aksiyonun ve vahşetin arasında aslında bir aile hikayesi izlediğimizi karakterler arasındaki ilişkilerle anlıyoruz. Özellikle, Amerika kırsalında kahramanlarımızın konuk olduğu ailenin evindeki yemek sahnesi bunun en net gözüktüğü yer. Xavier ve Logan arasındaki ilişki artık sadece okul, akıl hocası, öğrenci gibi kavramlardan ibaret değil. Çok daha hayatın içinden.
Olaylar 2029'da yani yakın bir gelecekte geçse de filmin geneline post-apokaliptik bir atmosfer hakim. Dünya, "Days of Future Past"te Sentinel'lerin hüküm sürdüğü karanlık bir gelecekten kurtulsa da mutantlar için işler pek de iyi gitmemiş. Geçmişte yaşanan tüm mutant mücadeleleri çizgi roman olarak efsaneleştirilmiş. Bu noktada film, Chris Claremont'un Uncanny X-Men'i üzerinden çizgi romanları kutsuyor ve bu yapıtları bir kehanet olarak nitelendiriyor. Bunun yanı sıra yolculuğun sürekli çöllerde ve benzeri kurak yerlerde geçmesi, Xavier'ın insanlıktan uzakta bir su tankının içinde yaşaması ve her açıdan Mad Max filmlerinden fırlamış gibi duran Caliban daha önce hiçbir süper kahraman filminde görmediğimiz bu atmosferin en akılda kalıcı unsurları. Ayrıca X-Men ekibinin yok olduğu ve mutant fobisinin iyice ayyuka çıktığı bu dönemde çocuklar üzerinden verilen umut mesajı filmin en büyük artılarından.
Tüm bunların yanında "Logan"ın şimdiye kadarki en sert süper kahraman filmi olduğunun altını çizmek gerek. Her küfür duyduğunuzda birer shot votka atsanız film bitmeden alkol komasına girebilirsiniz. Wolverine ve Laura'nın kesip biçme sahneleri tam bir görsel şölen. Özellikle Laura'nın Usta Yoda-vari dövüş stiline bayıldım. X-23'ü canlandıran Dafne Keen'in filmin büyük bir bölümünde tek kelime etmeden sergilediği oyunculuk hayranlık uyandırıcı. Kendisini aynı rolde bir daha görme şansımız olsa ne güzel olur. Bu arada bu kadar sert aksiyonun içinde en sevdiğim nokta, gerçekçiliğin olabildiğince korunabilmesi. Mesela Profesör Xavier gibi çok önemli bir karakterin ölümü bile abartılı olmaktan uzak. Daha önce direkt olarak seyircinin gözünü yaşartmak için yapılan duygu sömürülerini çok gördük. Ancak burada olan tek şey doğallık. "Logan"da sahnelerin arkasına hüzünlü bir müzik konsa veya diyaloglar daha acıklı bir şekilde yazılsa bütün ruh bozulurdu. Kendi adıma filmin takındığı bu gerçekçi tutumu çok beğendim. Tüm bu etkileyiciliği arttıran bir diğer şeyse filmin sinematografisi. John Mathieson'un görüntü yönetimi bir sanat filmi estetiğine sahip.
Başta senaryonun serinin önceki yapımlarındaki olaylara takılmadığını belirtmiştim. Ancak film boyunca eski X-Men filmleri -özellikle klasik üçleme- gözümün önünden gitmedi. En kudretli zamanlarına şahitlik ettiğimiz Charles Xavier'ı güçten düşmüş ve yardıma muhtaç bir vaziyette görmek bu açıdan çok üzücüydü. Eğer o filmlere zamanında yetiştiyseniz "Logan"ı izlerken hafiften bir yaşlanma duygusu ve burukluk hissediyorsunuz. Hele Wolverine ve Xavier'ın bu kadar yıldan ve olaydan sonra halen mutlu bir yaşama kavuşamaması ve mutant sorununun çözülememiş olması sadık izleyici için iç parçalayıcı bir durum. Belki genel olarak seriyi düşündüğümüzde bu karakterleri daha iyi bir konumda bırakmak isterdik ama böylesi gerçekçi bir filme ve vermek istediği mesaja en uygun sonu izlediğimizi düşünüyorum.
Toparlarsak "Logan", açılış sahnesinden izleyiciyi darmaduman eden son karesine kadar Wolverine'in hakkını teslim eden, tarz olarak diğer X-Men filmlerine çok uzak olmasına rağmen serinin ruhunu seyirciden eksik etmeyen, gerçekçiliğinin yanında duygusal olmayı başaran muhteşem bir final filmi. Hugh Jackman ve Patrick Stewart bütün serideki en iyi performanslarını ortaya koyuyor. Özellikle 2012 yapımı Sefiller'de canlandırdığı Jean Valjean'a oldukça yakın bir portre çizen Hugh Jackman'ın oyunculuğu üst düzey. Öyle ki daha ödül sezonuna çok uzun bir zaman olmasına karşın gözardı edilmemesi gerektiğini düşündüğüm bir iş çıkarmış. Evet, bir daha kendisini bu rolde izleyemeyeceğiz ve o çok beklediğimiz sarılı siyahlı mavili kostümün içinde onu hiç göremeyeceğiz. Ancak bu süreçte izleyici olarak sinema tarihinde eşi benzeri olmayan bir duruma tanıklık ettik. Onun 17 sene boyunca çok sevdiğimiz bu karakteri nasıl hakkıyla taşıdığını kendi gözlerimizle gördük. Bizim için de bir çağ kapandı artık.
Guardians of the Galaxy vol. 2'den yayınlanan yeni fragmana ''merakla bekliyorduk'' diyemeyeceğim çünkü kendi adıma bu ay yayınlanmasa da olurdu. Super Bowl sırasında zaten uzatılmış televizyon reklamı, daha sonra da 30 saniyelik bir reklam daha çıkmıştı. Hani ne gerek vardı üstüne bir de fragman eklemeye? Film Mayıs ayında yayınlanacak, o yüzden ben bu fragmanın önümüzdeki ay çıkmasını tercih ederdim.
Ne zaman çıkması gerektiği bir kenara, fragman yine çok tatlı ve enfes olmuş. Zaten ilk filmden sonra James Gunn'a güvenmemek gibi bir durum hiç olmadı. Onun da sık sık dile getirdiği gibi bu film ilkinden daha iyi olacakmış gibi geliyor.
Yeni fragmanı kare kare masaya yatırdık, kesin olmasa da potansiyel SPOILER olabilir...
Star-Lord'un, Abilisk'i takip ettiği bu cihaz dünya yapımı. Hatta 1945 yılında kurulan, günümüzde de varlığını sürdüren Mattel Elektronik tarafından. Şirketin adı cihazın en üst kısmında gözüküyor. Aslen amerikan futbolu için yapılmış olsa da -üst kısımda GPS'e benzeyen kısım aslında futbol sahası- Guardians bir şekilde kendilerine uyarlamayı başarmış. Dünya'da geçen birkaç sahne olacakmış, Star-Lord'un her yerinin dünya göndermeleriyle kaplı olması çok hoş.
Fragmanın açılışı öncekilerde de olduğu gibi Guardians'in Abilisk ile olan savaşından. Ekip, Ayesha tarafından Abilisk'i yok etmek için kiralanıyor ama aslında bu işin perde arkasında türlü türlü planlar var. Geçtiğimiz fragmanlardan da bildiğimiz şeyler.
Konuşmalarından da anlayabileceğiniz gibi Sovereign grubu baya küstah, zeki bir bilim topluluğu. Liderleri Ayesha, çizgi romanlarda Kismet adıyla da biliniyor. Adam Warlock'un kadın versiyonu olarak bir grup bilim adamı tarafından yaratılmış. Ama filmde bu orijin hikaye olmayabilir.
Sanıyorum filmin başlarında Nebula kaçak konumunda. Ronan'a yardım ettiği ve Nova İmparatorluğuna savaş açtığı için aranıyor. Bu sahnedeki yer Ayesha'nın sarayı. Döşemelerden anlaşılıyor. Peki Nebula buradan nasıl ceza almadan kurtulup filmde ilerliyor? Guardians ve Sovereign arasındaki anlaşmaya göre Abilisk karşılığında Nebula, Guardians'a iade edilecek. Oradan da Xandar'a, adaletin karşısına çıkacak. Ama yolda işler sarpa sarıyor.
Yondu, Guardians'a katılacak. Bunu biliyoruz. Ama tahmin edilene göre Yondu bunu yapınca, Ravagers isyan çıkarıp Guardians'ın peşine düşecekmiş. Sanırım olay bu sahnede gerçekleşecek. Rocket'in kafasının hemen dibinde Yondu'nun hayran olduğumuz silahı var. İlk tanıtım fragmanında Rocket, Ravagers üyelerini yer çekimi bombası tarzı bir şeyle havaya uçurmuştu, o sahne bu sahne.
Ayesha fragmanda ''evrendeki zayıflıkları temizlemek görevimiz'' deyince hemen yukarıdaki sahne ekrana geliyor. Merak ettiğim şey gemilerin içinde olan Ayesha'nın askerleri mi yoksa Ravegers mı? Milano'nun içinde Peter ve Baby Groot var. Bir yerlerde ekiple ayrı düşüyorlar ki durum buralara geliyor.
İlk fragmanlarda da Gamora'nın bu dev silahla ateş etme sahnesi vardı ama kime ateş ettiği yoktu. Alttaki karedeki gemi Peter'ın gemisi Milano'ya baya benziyor. Devamı aşağıda.
Nebula bir şekilde Milano'yu ele geçirmiş ve Gamora'nın peşinde. Ama istediğini yapamayıp bir önceki kareden anladığımız kadarıyla kaza yapıyor. Gamora'nın Nebula'yı öldürmek istemesi biraz aşırı değil mi peki? Çünkü öldürmek isteyen taraf hep Nebula oldu. Gamora biraz daha merhametli taraftı.
Ego the Living Planet'a ilk bakış. Peter, Rocket ve Yondu sahnede yok. Büyük ihtimalle ayrı düştükleri kısım.
Bu da Ego the Living Planet'ın Kurt Russell tarafından canlandırılan insan formuna ilk bakış. Yanında Mantis de var. Yayınlanan ilk fragmanda gemiyi terkedip, ormana doğru ilerledikleri bir sahne vardı. Tahmin ettiğimiz gibi orası Ego'ymuş meğerse.
James Gunn, Twitter'dan da yazdığı gibi fragmanlarda hikaye hakkında detay vermeyi sevmeyen bir yönetmen. Yayınlanan fragmanlarda da parçaları birleştirmek oldukça güç. Ego'yla ne zaman karşılacaklar? Ne zaman ayrı düşecekler? Nebula ne zaman Gamora'ya saldıracak? Yondu ve Rocket sahnesi ne zaman gerçekleşecek? Ortalık baya karışık. Ama güzel böyle.
Lego'dan sinemasal düzeyde iyi bir film yapılabilir mi sorusunun cevabını üç yıl önce The Lego Movie harika bir şekilde vermişti. Filmin senaryosu o kadar iyiydi ki ilk etapta bir pazarlama ürünü gibi gözüken bu işe hepimiz sonunda hayran kalmıştık. Hoşumuza en çok giden şeylerden bir tanesiyse asla bir arada göremeyeceğimiz ayrı yerlerdeki kurgusal karakterleri aynı filmde görmek olmuştu. Ve bu farklı karakterlerin içinden en öne çıkanı Batman'di. Filmin her sahnesinde yoktu belki ama gözüktüğü anlarda seyir zevkini ikiye üçe dörde katladı. Ciddilerin ciddisi bu kahraman o kadar iyi yorumlandı ki karakterin özü korunup komediyle son derece başarılı bir şekilde harmanlanınca ortaya zengin bir malzeme çıktı. Nasıl 1963 yapımı The Pink Panther'da Peter Sellers'ın canlandırdığı bir yan karakter olan Müfettiş Clouseau seyircinin yoğun sevgisi sayesinde kendi filmi A Shot in the Dark'a kavuştuysa The Lego Movie'den de bir Lego Batman filmi doğdu.
Haliyle yeni filmden neler beklememiz gerektiğini biliyorduk. Sınırsız eğlence, komedi ve "siyahın en karanlık tonunu seven" bir Batman... Pek çok kötü adam göreceğimiz de garantiydi. Ancak bilmediğimiz bir şey vardı. Film, Batman mitolojisi üzerine yeni bir şeyler söyleyecekti. Lego Batman Movie'ye vurulduğum yer de tam olarak burası oldu. Tüm beklentileri fazlasıyla karşıladığı gibi karakterimizin kişiliğinin arkasındakilerle de ilgilenen bir senaryo var karşımızda. Batman'in sık sık tekrar ettiği "Ben yalnız çalışırım." mottosunun derinliklerine dalıyoruz bu filmde. Ve bunu bir hayli güldüren, yer yer de ağlatan bir yolculukla yapıyoruz. Evet ağlatıyor! Bruce'un aile fotoğrafına üzgün gözlerle baktığı kısımlar, Alfred'le kurduğu duygusal diyaloglar, Robin'in bir yetim olarak baba figürü arayışı ve Bruce'un en büyük korkusuyla yüzleşmesi resmen iç parçaladı.
Uzun zamandır beyaz perdede Batman'in kişisel hikayesinin bu denli ön planda olduğu bir film izleyemiyorduk. Batman 1989'da kahramanımızın intikam öyküsüne şahitlik etmiştik. Batman Begins'te ise Bruce'un kendini keşfetme sürecini görmüştük. Bu iki örnek dışında bunu yapan yoktu. Evet, Batman Forever ve Christopher Nolan üçlemesinin son iki filminde Bruce'un karakterizasyon gelişiminin anlatıldığı önemli hikayeler izledik. Ancak Nolan'ın yapımlarında filmler katmanlıydı ve her bir katmanın hakkının verilmesi için diğer pek çok öğenin de en az Batman kadar öne çıkması gerekliydi. Batman Forever ise serinin Batman & Robin dışındaki diğer filmlerine kıyasla daha zayıf bir senaryoya sahipti. Önemli bir Bruce Wayne hikayesi anlatmaya girişmişti girişmesine ancak sevimsiz kötü adamları ve erotizmin doruklarında gezinen ana kadın karakteri yüzünden bu girişim heba edildi. Şunu söylemek gerekir ki Lego Batman Movie'nin kesinlikle böyle bir problemi yok. En az Batman 89 ve Begins kadar bir karakter filmi.
Senaryonun bir başka güzel tarafı da Batman'e odaklanırken diğer karakterleri boşlamaması. Her bir ana karakterin hem aksiyon olarak hem de öykü olarak bir işlevi var. Hepsi de Bruce'un en büyük korkusuyla yüzleşmesinde kademe kademe etkili hale geliyor. Ayrıca Batman'in birbirinden popüler düşmanlarını sinema tarihinde ilk kez bir arada görme şansına sahip oluyoruz. Aynı The Lego Movie'deki gibi farklı evrenlerden gelen kötüler de bu eğlenceye dahil olunca filmin seyir zevki en üst düzeye çıkıyor. Joker bu noktada beklendiği üzere diğer kötülerden ayrılıyor ve asıl kötü adam olma işini üstleniyor. Bunu da hakkıyla yapıyor. E ne de olsa o "Batman'in en büyük düşmanı". İşte bu tırnak içindeki söylem üzerinden yükselen senaryo, aslında tehlikeli bir işe kalkışıp Joker ve Batman çatışmasına yeni bir boyut getiriyor. Tehlikeli dememin sebebi bu çatışmaya yeni bir anlam yüklenmek istendiğinde çoğunlukla yazarların çuvallamış olmasıdır. Fakat burada filmin bütün önemli mevzularına hizmet edecek güçte yaratıldığını belirtmeliyim. Şöyle bir durup baktığımız zaman bu çatışmanın Batman'in en büyük düşmanının aslında kendisi olduğunu anlamasında ve birlikten kuvvet doğar mantığına sahip olmasında ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Kişisel olarak bu birlik temasının aksiyona yedirilmesinden de büyük mutluluk duydum. Final sahnesinde ikiye ayrılan Gotham'ı kurtarmak için bütün legoların birleşmesi görsel açıdan olduğu kadar metaforik olarak da çok iyi bir hamleydi.
Filmimiz her yaştan izleyiciye eğlenceli ve etkileyici sahneler vadediyor. Yukarıda anlatmaya çalıştığım üzere filmin kendi içindeki hikayesinin çok iyi işlemesi Batman hayranı olmayan seyirciler için büyük bir artı. Ancak eğer bir Batman hayranıysanız da alacağınız zevkin paha biçilemez olduğunu söylemeliyim. Kendi adıma daha The Dark Knight Rises-vari açılış sahnesinde koltuğuma çivilendim. Batman'in bütün filmlerinde yer alan havalı açılış sekansları göz önünde bulundurularak bu gelenek devam ettirilmiş. Dahası, önceki filmlerde yer alan Batman tarzı aksiyon ruhuna bir hayli özen gösterilmiş. Bu açıdan da tam bir hayran filmi olmuş.
Yeri gelmişken belirteyim, seyir zevkinizin maksimuma çıkmasını istiyorsanız çoğu referansı yakalayabilmek için Batman 1966'dan Batman v Superman: Dawn of Justice'e kadar olan tüm Batman filmlerine bir göz atın. Konu olarak hiç bir şekilde bağlantı yok ancak Kara Şövalye'nin sinema geçmişine hunharca yapılan referansların tatlılığını ve komikliğini kaçırmayın derim. Televizyon için konuşursak Batman: The Animated Series ve The Batman çizgi dizilerine gönderilen selamlar da mevcut ancak 60'ların Batman dizisine yapılan göndermelerin eğlencesinin haddi hesabı yok. Shark Repellent (Köpekbalığı Kovucu Sprey) hiç bu kadar işlevli olmamıştı!
Böyle eğlenceli, aksiyon dolu ve dokunaklı bir filmde tüm bu duyguların seyirciye geçmesini en iyi sağlayan etmenlerden biri de müziklerdir. Lorne Balfe'nin notaları bunu çok iyi başarıyor. Kara Şövalye üçlemesinde ve Batman v Superman'de harikalar yaratan Hans Zimmer ile daha önce defalarca çalışan müzisyen, eski Batman filmlerinden aşina olduğumuz müziklere saygı duruşunda bulunuyor. Özellikle Batman 66 dizisinin tema müziğini bolca duyuyoruz. İşin en güzel tarafı ise Batman filmlerinin müzik kalitesi geleneğinin tam gaz sürdürülmesi. Bunun yanında pek çok yeni ve eski şarkı da mevcut. En başta çalan "Who's the (Bat)Man" ve Barbara Gordon'ın şarkısı "Invincible" yeniler arasındaki favorilerim. Cutting Crew'dan "I Just Died In Your Arms", Rick Astley'den "Never Gonna Give You Up", Harry Nilsson'dan "One" gibi eski şarkılar da filme nostaljik bir hava katarak izleyicide hoş bir tat bırakıyor.
Filmin orijinal seslendirme kadrosu yıldızlar geçidi gibi. Will Arnett, Ralph Fiennes, Zach Galifianakis, Rosario Dawson, Micheal Cera, Conan O'Brien, Channing Tatum, Billy Dee Williams... Daha da gidiyor. Hepsi de büyük küçük demeden bir karakteri konuşmuşlar. Ancak Türkiye'de dublajlı olarak vizyona girdiği için orijinal sesleri duymak mümkün değil. Buna rağmen filmin dublajı beklediğimden başarılı olmuş. Tek problemim şu; Murat Şen'in sesi Superman'e pek gitmemiş. Gerçi o da az gözüktüğü için can sıkıcı bir durum yok ortada.
Özetlersek; The Lego Batman Movie, Kara Şövalye'nin diğer bütün süper kahramanlardan farkını net bir şekilde ortaya koyan, karakterin geçmişine baştan sona selam yollayan, sağlam senaryosuyla komedi, aksiyon ve dram dengesini iyi tutturan bir yapım. Ayrıca hangi türe uyarlanırsa uyarlansın yarasanın ne kadar zengin bir karakter olduğunun da kanıtı. Tadı öyle damağımda kaldı ki defalarca sinemada izlemek istiyorum. Daha nice güzel Batman filmlerine!
DC Comics'in Justice League: War ile başlattığı animasyon evreni genişlemeye devam ediyor. Bu sefer karşımızda John Constantine, Zatanna, Deadman ve Swamp Thing gibi karakterleri izleyiciyle buluşturan Justice League Dark var.
Her şeyden önce şu soruyu sormama izin verin. Son yıllarda çıkan DC çizgi filmlerinden memnun musunuz? Eğer memnunsanız muhtemelen bu filmi seveceksiniz. Ancak siz de benim gibi gidişattan hiç ama hiç memnun değilseniz yüzünüzü güldürmekte epey zorlanacak bir filmin sizleri beklediğini söylemek pek yanlış olmaz. Marvel Cinematic Universe'ün bir formül tutturup her sene bunu ısıtıp ısıtıp seyircinin önüne koyması ne kadar can sıkıcıysa DC'nin şu animasyon evreniyle yaptığı şeylerin de ondan geri kalır yanı yok. Kaç tane çizgi film geldiyse, hepsi de iç bunaltıcı aksiyona batırılmış ruhsuz hikayelerden ibaret bana göre.
Detaylara geçmeden filmimizin konusunu şuraya bir iliştirelim: Dünyanın her yerinde insanlar birbirlerine saldırmaya başlamıştır. Justice League, insanları neyin etkisi altına aldığını araştırırken işin içinde sihir olmasından şüphelenir. Batman kendisini Zatanna, Constantine ve Deadman'e yardım ederken bulacaktır.
Devamı spoiler...
Aslında konu gayet ilgi çekici. Hatta filmin başında insanların kontrolden çıktığı sahneleri bayağı bir beğendim. Wonder Woman, Superman ve Batman'in olaylara müdahalesi yalnızca filmin değil serinin önceki yapımlarındaki pek çok sahneden de daha iyi. Ancak ne var ki Justice League Dark introsu ekranda belirdikten sonra bu ilgi çekicilik azala azala bitiyor. Bence ana problem dünyada cereyan eden korkunç olaylar silsilesinin gözardı edilişi. Orada millet birbirini yerken şu bahsettiğim baştaki sahne ve sonlara doğru gösterdikleri bir diğer kısa sahne dışında gezegendeki altı milyar insanın ne durumda olduğuyla ilgilenmeyi tercih etmiyor hikaye. Kaldı ki bu hamle, ne kadar güçlü bir kötü adam olduğunu çizgi romanlarda harika bir şekilde gördüğümüz Destiny'den de çok şey götürüyor. Sandman'de güçlerinin boyutu, psikolojisi ve vahşeti o kadar iyi verilmişti ki karşılaştırınca şu filmde Destiny diye karşımıza çıkardıkları şey her açıdan cılız ve sıradan kalıyor.
Bunun yanı sıra Batman gibi pozitivist bir karakterin, neden büyüler ve lanetlerle uğraşan kişilerle beraber çalıştığının cevabını alamıyoruz. Sonucunda başka bir Justice League üyesi onun yerinde olabilirdi, değil mi? Benim aklıma gelen tek cevap, filmde Kara Şövalye'nin popülaritesinden olabildiğince faydalanmak istemeleri. Batman'e, kendisine uzak bir hikayede yer vermek elbette yasak değil. Hatta sihirlerin ve pek çok garipliğin havada uçuştuğu bu macerada onun tepkilerini seyretmek zaman zaman eğlenceliydi de. Ancak dediğim gibi tüm bunların bir neden üzerine oturtulmaması büyük bir eksi.
En hoşuma gitmeyen yer ise kahramanlarımızın Felix Faust'la savaşa giriştiği sahne oldu. Sanki çok önemli bir final sahnesiymiş gibi dakikalarca gösterilen bu sıkıcı dövüşün filme hiç bir katkısı yok. Sonunda da hepsinin bir yanlış anlamadan ibaret olduğunu öğrenmek bu sahneyi iyice değersizleştiriyor benim gözümde. Bu kadar tantanaya gerek kalmadan Faust'un hikayenin kötüsü olmadığını anlatmak çok mu zor? Filmin görselliğini arttırmak istedikleri belli ama böyle yaparak da insanın içini baymaktan öteye gidemiyorlar. Bu arada kötü adam demişken, hikayedeki şaşırtmacayı Ritchie Simpson üzerinden yapmaları fena olmamış. Önceki filmlerin merkezinde yer alan düz ve sıkıcı hikayeleri düşününce bir nebze de olsa öyküye şaşırtmaca koymaları sevindirici.
Sonuç olarak DC'nin anime tarzı çizimlerde ısrar ettiği bu animasyon evreninin yeni filmi Justice League Dark, kafa dağıtmak için açıp izlenebilir. Evet, daha iyi bir hikaye anlatmak adına minik bir kıpırdanma yok değil. Fakat bu kadar uzun zamandan sonra çok daha iyilerine ihtiyacımız olduğu gerçeğini reddetmek de büyük bir hata olur. DC Comics'in bir zamanlar dünyanın en güzel çizgi filmlerini çıkardığı, bayat aksiyonun ve ruhsuz öykülerin kapısından içeri giremediği zamanlara dönmek dileğiyle...
Çok uzun zamandır büyük bir merak ve Civil War'daki başarıdan sonra yüksek beklentiyle beklediğimiz Spider-Man: Homecoming'den ilk fragman nihayet bu sabah (09 Aralık 2016'da) yayınlandı! Hem de 1 değil, 2 fragman! Biri normal, diğeri farklı sahnelerle uluslararası fragman. Eğer izlemediyseniz ben aşağı iliştiriyorum, siz izledikten sonra da incelemeye geçeriz!
İnceleme
Fragmana çizgi romanlardan bir sahneyle başlıyoruz. Sinemada izlerken değil, yayınlanan ilk fragmanın hemen başında bu filmin Marvel Sinematik Evreninde geçtiği mesajı çok net verilmiş. Banka soyguncularını durdurmak bir Spider-Man klasiğidir. Bunu önceki filmlerde de görmüştük, Marvel hem geleneğe hem de çizgi romanlara bağlı kalıyor.
Fragmanı izlerken bu sahnede ilgi odağı Peter ve Ned'in hayranlıkla izlediği Liz olsa da aslında daha önemli bir şey olabilir. Liz'in yanında Angourie Rice tarafından canlandırılan daha adı kesinleşmemiş -IMDB'de Betty Brandt yazsa da- biri var. Giyiniş tarzına ve tipine bakınca akıllara Gwen Stacy'i getirmemek mümkün değil. Ama bu fragmandan öğrendiğimiz kadarıyla Peter Parker'ın ilgisi Liz Allan için. Hem asıl hem de uluslararası fragmanda Spidey'nin Liz Allen'ı kurtarması ve telefon görüşmesi sahneleri falan bize gösteriyor ki bu filmde Peter için merkezde Liz olacak. Yine de Gwen Stacy sürprizi de çıkabilir.
Robert Downey Jr.'ı Tony Stark olarak izlerken keyif almamak mümkün değil. Temmuz'da 7. kez bu rolde izleyeceğiz. Filmde Iron Man'den çok Peter'a akıl hocası rolünde. Sahnede Peter ''Kostüm bende mi kalacak?'' dediğine göre Civil War'ın hemen sonrasında geçiyor. Ayrıca Peter'ın Avengers'a katılma isteği var doğal olarak. Civil War'dan sonra Avengers darmadağın olduğu için Tony bu fırsattan istifade Peter'ı buna hazırlamaya çalışıyor. Bir yandan da Spider-Man New York sokaklarında küçük çaplı faaliyetlerini -banka soygunu gibi- sürdürürken onu Sokovia Anlaşmasından korumaya çalışıyor.
Arkada Howard Stark var.
Diğer serilerde Peter'ın öğrencilik ve kahramanlık arasındaki dengeyi kurmaya çalışmasını pek görememiştik. MCU'da 16-17 yaş civarında. Fragman duyurusu videosunda bazı sahneleri GoPro gibi Peter'ın gözünden izlemiştik. 1999-2000 doğumlu biri ne yazık ki sokaklarda ya da parklarda değil, sosyal medyada büyüyor. Filmde günümüz gençlerinin kullandığı birçok şeyi Peter'ın da kullanması önemli. Örneğin bu sahnede olduğu gibi Giant-Man ile olan savaşını izliyor, aklı kahramanlıkta. Spider-Man: Homecoming'in Peter Parker'ın öğrencilik yaşantısına büyük önem vermesi lazım.
Tony Revolori'nin çok tartışılan Flash karakterine ilk bakış sağda, tatlı bir easter egg olarak da Bruce Banner solda!
Bu sahne yeni Avengers merkezinde geçiyor. Hatta Peter'ın yanında Ned bile olabilir. Tom Holland'ın Instagram'dan paylaştığı bu fotoğrafta hem bu sahnede hem de fotoğrafta aynı tişört var. Tony, Peter'ı Vulture'ın peşini bırakması konusunda ikna etmeye çalışıyor. Arkada Happy de var. (Tony Stark'ın ense tıraşı gelmiş.)
Okul gezisi gibi bir şey var. Solda Martin Starr'ın karakterine ilk bakış, kendisi okuldaki öğretmenlerden birini canlandırıyor. Sağda ise Silk olduğu dedikoduları dönen Tiffany Espensen'in canlandırdığı karakteri görüyoruz. Liz Allan telefonda Peter ile konuşuyor. Uluslararası fragmanda Liz Allan'ın asansör boşluğundan sarktığı bir sahne var, Spidey tarafından kurtarılıyor. Kıyafeti bu karedekiyle aynı, yani burada olaylar dönecek.
Peter'ın ilk kostümü. Bu sahne Civil War öncesindeki Spider-Man vs. The Vulture kapışmasını gösteriyor. Spidey yenilmiş. Buralar ya filmin başında gösterilecek ya da film içinde flashback olarak anlatılabilir.
Michael Keaton tarafından canlandırılan The Vulture'a aylar önce yayınlanan promo çalışmasını saymazsak ilk bakış. Kendisi Oscorp'ta çalışan fakat yaptığı çalışmalar tehlikeli olduğu için kovulan bir bilim insanı.
Fragmanın kuşkusuz en anlamlı karesi. Bu sahneyi görebilmek için yıllarca bekledik. Filmde Iron Man olacak fakat ne kadar olacak? Asıl soru bu. Eğer Vulture'ı Iron Man yenerse işin tadı kaçar, bunu bir şekilde çözmüş olmaları lazım. Belki filmin kapanış sahnesidir.
Guardians of the Galaxy 2014 yılında konuşan bir rakun ve sadece üç kelime bilen bir ağaçla bizi komple fethedip kendisine hayran bırakmıştı. Devam filmine de benim güvenim sonsuz. Çünkü yönetmen koltuğunda James Gunn var. Kendisi benim en çok güvendiğim MCU yönetmeni. Adam çok net ve ne istediğini biliyor. Ama ne yazık ki James Gunn'ın olası bir üçüncü film için Marvel'la kontratı yok. Serinin geleceği için bu endişelendirici bir durum, yine de biz o kadar uzağa dalmadan önümüzdekilere bakalım.
İlk yayınlanan tanıtım fragmanından sonra asıl fragman dün gece nihayet geldi. Kurucu Guardians üyeleri odaklı bir fragman oldu. Gamora dışında. Daha tek kelime ettiğini duyamadık. Peter'ın babası Ego'yu ya da Yondu'yu da göremedik. En azından hikayeyle alakalı çok şey vermediler. Fragmanı daha izlemediyseniz aşağıdan Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz!
İnceleme:
Fragmana aksiyon ile başlıyoruz. Bu görüntüdeki yaratığın adı Abilisk ve Elizabeth Debicki'nin canlandırdığı karakter Guardians'ı bu yaratığı öldürmeleri için kiralamış. Sahne filmin başlarında geçiyor. Bildiğimiz kadarıyla operasyon sırasında işler sarpa sarıyor ve olaylar gelişiyor. Bir sebepten dolayı Debicki'nin karakteri Star-Lord'un peşine düşecek.
Bu sahne yayınlanan ilk fragmanda da yer alıyordu. İddialara göre bu uzay kapsüllerindeki kişiler Ravagers grubu. Yondu'nun kaptanlık yaptığı, Peter Quill'in de eskiden bir parçası olduğu grup. Filmde Yondu, Guardians'a katılacak. Tahminen bu karardan memnun olmayan Ravagers, Yondu'ya karşı ayaklanacak ya da başkası tarafından gaza getirilecekler. Belki Debicki'nin karakteridir.
Drax, Abilisk'in baya midesine doğru yol alıyor, derisi zarar görmediği için sıkıntı yok. Midesine inince de ne bulursa delik deşik ediyor tabii ki.
Fragmanın yıldızı Baby Groot! Film boyunca bu formda kalacak, belki son sahnelerde büyümüş hâlini görebiliriz. Benim merak ettiğim konu ilk filmde Groot acayip sevildiği için Baby Groot bir para kazanma aracı olarak mı düşünüldü? Çünkü Disney'in en önemli gelir kaynaklarından biri aksiyon figürleri, oyuncaklar falan. James Gunn kimsenin filmine karışmasını sevmeyen bir yönetmen, ama olur mu olur. Yine de Baby Groot figürleri deli para kazandıracak! Disney 2017'i kazandı bile.
Yine ilk fragmanda da yer alan bir sahne. Guardians, Milano'yu ya terk ediyor ya da bozulduğu için terketmek zorunda kalıyor. İndikleri gezegen ise Peter'ın babası Ego the Living Planet olabilir. Ama kadroda eksik var. Rocket, Baby Groot ve Yondu yok. Bu üçlü aşağıdaki görselde.
Rocket ve Groot yine bir çatışmanın ortasında çocuklar gibi şen. Bu sahne ilk filmdeki hapishane çatışma sahnesini hatırlattı. Fragmanda hiç gözükmedi fakat Yondu da sağda gözüküyor. Bu sahnenin devamında Groot, Ravagers kıyafetli birine saldırmıştı. Yani buradaki çatışma bu üçlü ve Ravagers arasında geçiyor olabilir.
Gamora 2 fragmanda da tek kelime etmedi. 2 fragmandır izleyiciye Peter Quill'in Gamora'ya olan ilgisinden bahsediliyor. Ortada Gamora'nın ekipten ayrılması gibi bir durum var, ya da en azından ben öyle hissediyorum. Yukarıdaki sahnelerin mekanları arasında benzerlikler var, sanki mağaranın girişi ve devamı gibi. Gamora'nın peşindeki gemi Milano'yu andırsa da değil. Burası büyük ihtimalle yukarıdan ikinci görseldeki sahne.
Mantis'e ilk bakış. ''Dokunduğum kişinin duygularını hissedebiliyorum.'' dediğine göre Guardians da ilk kez tanışıyor. Koza gibi bir yerdeler, gemiyi terk ettikten sonra geldikleri yer olabilir ve yine Rocket, Groot ve Yondu eksik. Gelişen olaylarla ikiye ayrıldılar sanırım.
Düz kafa olan Drax bu film bizi çok güldürecek. Daha Drax'ın kendi hikayesiyle alakalı bir şey öğrenemedik, ilk filmin sonunda Thanos'u öldürmek istediğini söylemişti. Bu filmde Thanos olmayacağı için Drax'ın kendi hikayesiyle alakalı bir gelişme olmayabilir.
Uzun bir süredir beklediğimiz Doctor Strange nihayetinde sinemalara geldi. Öncelikle söyleyelim, film gerçekten bir görsel şölen. Eğer imkanınız varsa ve daha IMAX'te izlememişseniz 2. bir şans daha verin ve IMAX deneyimiyle izleyin, görseli heba etmeyin. Ayrıca belirteyim, bu inceleme SPOILER içerir.
Doctor Strange, Marvel Sinematik Evreni'nin yeni baş karakteri olarak ön plana çıkacak, bunu Kevin Feige'in röportajlarından öğrenmiştik. Tony Stark biraz daha geriye çekilecek ve Stephen Strange ekibi yönlendirecek kişi olacak. Zaten kendisini Infinity War öncesi görmemiz şarttı. Thanos'la savaşırken evrenin bir yerinden öte tarafında gitmesi gereken Avengers'ı taşıyacak, karşılaştıkları mistik tehlikeleri en azından yorumlayacak birisi gerekiyordu. Captain America'nın kalkanını Dünya'dan fırlatıp Ay'da sektirerek Titan'a uçurmasını bekleyemeyiz sonuçta.
İncelemenin ilk kısmında daha çok beğenmediğim kısımları söyleyeceğim, güzel kısımlarından daha sonra bahsedeceğim. Çünkü tam tersini yaptığımızda sanki filmi gömüyormuşuz gibi gözüküyor, bahsettiğimiz güzel şeyler kulak arkası ediliyor biraz.
Filmle ilgili en büyük sıkıntı filmin senaryosu. "Exposition" denen bir şey vardır filmlerde. Şaşalı bir kelime olduğuna bakmayın, basitçe "Anlatım" demek. Filmin izleyicisine bir şeyleri göstermek yerine anlatmakla geçer ve ne yazık ki düzgün bir şekilde filme yedirilmediğinde elimizde sadece sıkıştırılmış bir film ve doğallıktan fersah fersah uzak bir diyalog yığını kalır. İzleyiciye "Bak bu söylenen şeyleri karakterler zaten biliyor, ama siz izleyiciler bilmediğiniz için karakterler de birbirlerine hatırlatarak konuşmayı tercih ediyorlar" ya da "ben şimdi bir şey yapacağım, ama ne olduğunu anlamazsınız diye şimdiden söylüyorum" demek. Üzülerek söylemeliyim ki Doctor Strange çok ama çok fazla başarısız "Exposition" örnekleriyle dolu. Biraz örnek verelim.
Filmin başında Christine ve Stephen'ı iş arkadaşı olarak görüyoruz ve ikili arasında herhangi bir romantik bağ olduğundan bahsedilmiyor. Biraz ilerliyoruz ve Strange ile Christine'in tartışmasında, Strange gökten düşmüş gibi sevgili olduklarını, ilişkilerinde problemler yaşadıklarını detaylı bir şekilde anlatıyor. Kaseti biraz ileri sarıyoruz. Strange'in ellerinin de düzelebileceğini söyleyen arkadaş, bacaklarını kaybeden Pangborn'dan bahsediyor. Strange elemanın dosyasını isteyince de "Normalde arşivde aramazdım ama sen bencil bir pislik olduğun için seni yanıltma amacıyla arayacağım" diyor ki bu benim abarttığım bir diyalog değil, söylenen şey buydu. Tekrar ilerliyoruz, Ancient One ile Mordo, Strange'i kapı dışarı etmeyi konuşurken Ancient One, Kaecilius'un kendisinin eski öğrencisi olduğunu ve karanlığı tercih ettiğini, onun da tıpkı Strange gibi güçlü birisi olduğunu söylüyor ama bunları söylediği kişi zaten bütün olup bitenden sonuna kadar haberdar olan Mordo. Bu konuşmayı Strange'e, neden akıllı olması gerektiğini anlatırken yapsaydı daha az sırıtırdı. Bunlar gibi expositionlar filmin geneline yayılmıştı ve gerçekten çok fazlaydılar. Filme görsellik yerine diyalog odaklı eklenecek bir 15 dakika bile bunu düzeltmeye yeter de artardı bile.
İkinci sıkıntımız Doctor Strange'in karakter gelişimi. Çoğu süperkahraman filminde ve hatta kahraman içeren çoğu eserde Joseph Campbell'ın Monomit denen, Kahramanın Yolculuğunu anlatan ve aslında bütün kahramanlık öykülerinin tek bir iskelete sahip olduğunu gösteren bir teorisi vardır. Daha sonra Christopher Vogler bunu biraz daha genelleştirmiş, konseptleri derleyip toparlamıştır. Stephen Strange'in karakter yolculuğunu bu şablon üzerinden kısaca inceleyelim.
1. Ordinary World (Sıradan Dünya): Kahramanın normal hayatından şeyler gördüğümüz ilk aşamadır.
Strange'in kibirli bir doktor olarak hayatını sürdürdüğü ve başarılı ameliyatlarla ününü arttırmaya çalıştığı başlangıç. Filmde Strange'in bu hayatını çok az gördük. Görebildiğimiz her şey ameliyathanede ne kadar kibirli birisi olduğuydu. Strange'in sıradan yaşamını "HİÇ" görmedik. Dolayısıyla senaristler, Strange'in kibirli yanını sürekli tek bir noktaya odaklayıp yer yer Doctor Stephen Strange karakterini doğal olmaktan çıkarıp 2 boyutlu bir hale soktular.
2. Call to Adventure (Maceraya Çağrı): Kahraman, macerasını başlatacak bir şeyle karşılaşır, bu bir problem ya da engel olabilir.
Strange trafik kazası geçirdikten sonra mükemmel ellerini bir daha kullanamaz duruma geldi. Engeli buydu. Tıbbi birçok yolu denedikten sonra birisinin aynı şekilde şeyler yaşayıp iyileştiğini öğrendi ve bu işin peşine düştü. Bu noktada bir sıkıntı yoktu, Strange'e çekici gelen bir şeyler vardı.
3. Refusal of the Call (Çağrıyı reddetme): Kahraman macerayı reddeder.
Pangborn'la buluştu. Nerede iyileştiğini öğrendi ve doğrudan gidip Ancient One ile buluştu. Doğu yöntemlerini görünce geri çekildi.
4. Meeting with the Mentor (Akıl hocasıyla buluşma): Kahraman akıl hocasıyla tanışır.
Ancient One ile Strange buluştu.
5. Crossing the First Treshold (İlk eşiği geçme): Sıradan dünyasını geride bırakacağı ilk adımı atar.
Ancient One ile buluşan Strange bir anda mistik dünyaya adımını attı.
Şimdi son üç kısımda "Ancient One ile buluştu" kısmı bir laf tekrarı değil. Strange'in olaya dahil olması, arayışı ve ustasıyla karşılaşması film içinde hemen hemen 5 dakika bir ekran süresini kapsadı. Ancient One ile buluşma, Kahramanın Yolculuğu'nda atılması gereken adımları tek bir hamleyle kapatmaya çalıştı ve bunun sonucu olarak Strange'in fikrini değiştiren, zihnini etkileyen, Ancient One'ı kabullenmesini sağlayan şeylerin ne olduklarını doğru düzgün göremeden kabul gördü.
Strange, Ancient One'ın eşliğinde eğitime başladı. Mordo ve Wong'u arkadaş edindi, Kaecilius'tan haberdar oldu. Strange'in girdiği iki test vardı ve bunlar sadece bir kapı açmak ve Mordo ile birkaç dakikalık bir müsabakaya çıkmaktı. Özellikle Wong çok güzel bir şekilde tanıtılıp Strange'in hayatına sokuldu. 7. Approach (Yaklaşım): Bazı engeller çıkar ve kahramanın yeni bir şey denemesi gerekir.
Patlama sonucunda karargah yıkılır, Mordo ve Wong'u kaybeden Strange, Kaecilius'un peşine düşer ve dövüşlerinde mistik kapıları, yeni büyülerini ve Cloak of Levitation'ı denemek zorunda kalır.
8. Ordeal (Ateşten Gömlek): Kahraman büyük bir engelle karşılaşır, bir hayat memat meselesinin içinde kalır.
Strange vurulur ve hastaneye atar kendisini.
9. Reward (Ödül): Ölümü atlatan kahraman ödülünü alır ya da görevini tamamlar.
Christine sayesinde iyileşen Strange, pelerinini kendisinde tutar, Ancient One ve Mordo'dan tebrik alır, kendisine New York şubesi emanet edilir.
10. The Road Back (Dönüş Yolu): Kahraman sıradan hayatına geri dönüş yoluna çıkar.
Bu öyküde geri dönüş yolu tam anlamıyla zamanda dönüş olur, Kaecilius ve adamlarının yaptığı yıkım tersine çevrilir, yaralar sarılmaya başlanır. Ancak Eye of Agamotto'yu kullanan Strange daha önce sadece bir elmayla deneme yapmıştır. Dolayısıyla Strange'in duruma tam yetkinliği bu noktaya kadar işlenme fırsatı bulamadı.
11. Resurrection Hero (Yeniden hayat bulan kahraman): kahraman son bir testle karşılaşır ve her şey buna bağlıdır. Kahraman öğrendiği her şeyi kullanmak zorundadır.
Strange Dormammu ile karşılaşır ve Agamotto'nun Gözüyle zamanı büküp zihin oyunlarına başvurur, bildiği bütün büyüleri yapmaya başlar.
12. Return with Elixir (İksirle geri dönüş): Kahraman bilgisini sıradan dünyaya getirir ve orada kalanlara yardımcı olur.
Strange saatini yeniden takar ve sıradan hayatıyla yeniden köprü kurar. Ancak filmin sonunda Wong'un yaptığı uyarı sonraki filmlere kalır, Kahramanın Yolculuğu bu filmle bitmez, Döngüyü tamamlamadan, sıradaki filme geçmiş oluruz.
Şimdi yukarıdaki şablonda gördüğünüz üzere tabii ki de bütün her şey eksik değil, güzel olan ve monomitin, karakter gelişimini tanımladığı bu başlıkları hakkıyla tamamlayan şeyler de var filmde. Yukarıda da zaten bu kısımları yazdım. Ancak hepsine genel olarak baktığınızda, sürekli "ya sanki daha iyi geliştirilebilirmiş, Strange'e biraz daha odaklanılıp karakterin kendini göstermesine imkan sağlanabilirmiş" demeden edemiyorsunuz. Sadece büyü öğrenmeye odaklanan kibirli ve bencil Stephen Strange, filmin son kısmında, Ancient One'ın düşüşüyle bir anda kişilik değiştiriyor ve bu yeni kişiliğinde filmin sonuna kadar devam ediyor. Yukarıdaki aşamalardaki eksiklik, buna sebep oluyor. Karakter, kendi yolculuğunu sıçramalarla tamamlamaya çalışıyor. Ha, bu şablonu hiç umursamayabilirsiniz tabii, sadece karakterin gelişiminin zayıflığını neye bağladığımı göstermek için şablonu açmak istedim. Yoksa umursamadan geçebilirsiniz, Who am I to judge?
Üçüncü sıkıntı ise filmin kötü adamında. Kaecilius tam olarak baş kötü değil, ancak Dormammu da aynı şekilde baş kötü değil. Birbirlerini tamamlamıyorlar, Kaecilius kendi başına dolanıyormuş da Dormammu'yu sadece kendisine kılıf olarak kullanıyormuş gibiydi film boyunca. Karakterin tek motivasyonu Dormammu'nun ona vaat ettiği şey. Dormammu'nun motivasyonu ise Fantastic Four 2: The Rise of Silver Surfer'ın Galactus'u ile Green Lantern filminin Parallax'ından farkı yok. Gücü tüketmek, ama özellikle de bu dünyanın gücünü tüketmek. Sanki Dormammu Parallax, Kaecilius da Hector Hammond gibiydi. Kötülerin peşinde oldukları şey sadece "saf güçtü". Bir Doctor Strange filminin en güçlü yanı, içinde barındırdığı, sonuna kadar kullanılması gereken Doğu felsefesiyken, bunu sadece Ancient One'ın birkaç cümlesinin içine saklayıp kötü karakterlere, kendilerini daha ilişki kurulabilecek bir felsefe vermekten kaçınmışlar. Dolayısıyla 2 boyutlu düşmanlardan öteye geçememişler ne yazık ki hem Kaecilius hem de Dormammu. Yani film boyunca ayakları yere basan solid bir kötü adam yerine sadece "kötülük" adı altında soyut bir kavramla beyhude mücadele edip durduk.
Marvel son zamanlarda, özellikle Wonder Woman filminin de gelişiyle sinematik evreninde kadın karakterlere yeterince kapı açmadığı konusunda eleştiriliyordu. Bu eleştirilerin başlangıcından çok sonra çıkan Doctor Strange'de Marvel yazarları ne kadar ilerlemiş, bunu klasik Bechdel testiyle bir ölçelim. Oldukça basit olan Bechdel kuralları şunlar:
1. İçinde en az iki kadın karakter bulunmalı 2. Karakterler birbirleriyle konuşmalı, 3. Konuştukları şey, erkekler dışında bir şey olmalı.
Bakalım:
1. Christine Palmer ve Ancient One 2. İkisi sadece bir yerde aynı ortamda bulundular, Ancient One'ın ruhu konuşabiliyordu, Strange'le konuştu, 3. Hiç konuşmadılar.
Ne yazık ki Marvel hala kadın karakterleri kabullenmeye hazır değil. Testi geçemedi ne yazık ki Doctor Strange de. Yine de üzülmeyin bu testi geçemeyen çok fazla film var. Burada ele almamın sebebi sadece MCU üzerinde süregelen bu tartışmaydı. Çizgi roman yazarı Kelly Sue DeConnick de buna benzer bir testten bahsetmişti zamanında, Seksi lamba testi dediği bu testte "eğer kadın karakteri seksi bir lambayla değiştirdiğinizde filme hiçbir değişiklik getirmiyorsa, yeni bir senaryoya ihtiyacınız var" demişti. En azından bunu geçiyor Doctor Strange değil mi? Tabii bir de Vito Russo testi var da ona hiç girmeyelim, onu geçebilen film yok neredeyse.
Öte yandan bazı karakterlerde açıklanmayan çok fazla şey var. Örneğin Ancient One'ın karanlık gücü kullanması neden Mordo'nun ona sırt çevirmesine sebep olacak kadar kötü bir şey? Ancient One'ın elindeki kuvvetle neler başardığını herkes biliyor. Bu neden bu kadar büyük bir problem?
Peki filmin güzel yaptığı şeyler neydi? Tabii ki de bizi sarıp sarmalayan görselliğiydi. Orijinal bir şey değildi elbette, Matrix ve Inception'da algıyla oynanışı hemen hemen benzer şekillerde görmüştük. Doctor Strange, bu filmlerin yarattığı değişen gerçeklik algısını kendisine alıp üzerine kendi orijinal dokunuşlarını eklemekten de imtina etmemiş. Uzaktan bakıldığında kamera filtresi gibi düşünülebilecek şeylere yakınlaştığınızda gerçekten de üzerinde uğraşılmış şeyler olduğunu görüyorsunuz. Filmin başında Ancient One'ın yan yürüdüğü binada başta sadece dalgalanma gibi gözüken bina kolonlarının gerçekten de döndüklerini gördükten sonra verilen emeği çok net bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Her ne kadar değişen gerçeklik algısını en azından Inception'daki gibi görüntülerin karşısında direk hissedemesek de film bu konuda çok güzel bir iş çıkarmış.
Bazı karakterler iki boyutta kalsa da genel olarak baktığımızda Doctor Strange'in film içinde konumlandırılışını, kendisine atanan kişiliği sevdim diyebilirim. Kendisini daha da fazla izlemeyi istiyorum ki bunun sebebi Benedict Cumberbatch ya da bir süper kahraman olması değil, Doctor Strange olarak kendi sesine sahip olması. Bunun yanı sıra Mordo'nun karakterizasyonunda oldukça başarılı bir iş çıkarıldığını düşünmekteyim. Kendisi efendisine sonuna kadar güvenen bir hizmetçiydi, Strange'in uyarılarına kulak asmadı, karanlık güce düşmandı, sadık efendisi tarafından ihanete uğradığını gördü. Yaşadığı her şeyi sindirebilmesi için kendisine yeterince zaman ve ekran süresi verildi. Sonunda büyük kötü def edildikten sonra kendi hikayesini başlatma kararı aldı ve Pangborn'dan büyü gücünü alarak dönüşümünü tamamladı. Dolayısıyla bir devam filminde Baron Mordo adıyla karanlığa geçmesi ne bizi şaşırtacak ne de bize zorlama gelecek. Başarılıydı. Yine de Mordo'nun efendisine bu kadar bağlı, onu hiç sorgulamadan ölümüne savunması, Ancient One'ı sorgulamamıza neden olan şeylerdendi.
Filmin en güzel yerlerinden birisi şüphesiz son kısımlarıydı. Klasik süper kahraman filmlerindeki son ve her şeyi yıkacak savaş zaten olup bittikten sonra ortama gelen Strange'in, her şeyi geriye sarması ve son savaşı tersinden izlememiz bence hoş bir dokunuştu. Sonrasında Strange'in Dormammu'yu alt etmesi benim filmde en sevdiğim kısım oldu. Artık baş kötüsünü yumruklayarak yenmek yerine kafasını kullanarak yenen karakterler görmüyoruz. Strange'in zaman oyunuyla Dormammu'yu kendisine esir etmesi filmin yaptığı en orijinal işti.
Filmde oyunculuklar ise oldukça güzeldi. Tilda Swinton'a hayran olmayanlara bir köşede ağlamalarını tavsiye ederim. Benedict Cumberbatch, Doctor Strange olarak oldukça iyi bir iş çıkarmış. Mads Mikkelsen'i izlemeye doyamadık ancak sadece iyi oynadığından değil, karakteri doğru düzgün ön plana bile çıkarmadılar Strange tarafından esir alındığı sahne dışında. Wong rolünde Benedict Wong, Mordo rolünde Chiefel Ejiofor rollerinin üstesinden gelmişler. Rachel McAdams ise ne yazık ki karakterini gösterebilmeye bile zaman bulamamış.
Bir de filmin espri ayarı var. Wi-Fi şifresi olsun, Beyonce/Adele esprisi olsun, hoş dokunuşlar vardı. Strange bir yere portal açabilmek için orayı aklında oldukça iyi detaylandırması gerekiyordu, hastanede Christine'in yanına gideceği zaman malzeme deposuna açtı portalı. Demek ki oldukça uzun zaman geçirmiş orada da *wink wink*. Bunun gibi ince espriler de vardı. Sadece biraz fazlaca espri kullanıldığını düşünüyorum o kadar.
SONUÇ
Doctor Strange izlemesi kesinlikle eğlenceli bir film. Bunu da enfes görselliği sayesinde sağlıyor. Ne yazık ki senaryo açısından çok zayıf durumda. Ekranda göremediğimiz karakter gelişimleri, motivasyonları neredeyse olmayan kötüler ve hatta müttefikler, olayları seyirciye aktarmak uğruna yerleştirilmiş bazı zorlama diyaloglar filmi harika yapmaktan alıkoyuyor. Yine de izlenmesi gereken bir film.
7.0
İYİ
Filmdeki göndermelere bir bakalım biraz da.
Doctor Strange'in kısa köken hikayesi, aslına oldukça sadık ve hatta Doctor Strange: Oath hikayesinden birebir görseller var diyebiliriz. Kendiniz karar verin:
Strange'in vurulup Christine'e ameliyata geldiği ve astral form aldığı sahne birebir Oath çizgi romanından alınma, sadece Christine yerine Night Nurse var:
Hatta ameliyatın yapıldığı bölge bile aynı:
Dünyayı mistik olarak koruyan yerler çizgi romanlarda da var ve New York binası, yani Strange'in filmin sonunda yerleştiği bina çizgi romanlardakiyle aynı:
Onca büyü kudretine rağmen Strange'in elleri çizgi romanlarda da arada bir titrer. Özellikle stres altındayken.
Yine Oath çizgi romanında Strange ve Wong, tıpkı Sherlock ve Watson gibi bir vaka üzerindeydiler, hatta birbirlerine bu şekilde hitap etmişlerdi. BBC'nin Sherlock'u Benedict Cumberbatch'i düşününce tatlı bir tesadüfle karşılaşmış olduk böylece:
Strange'in küçümsediği, sonra da Ancient One'ı emanet ettiği Doktor Nicodemus West, Strange kaza geçirdikten sonra ameliyatına girip onu düzeltemeyen, bu yüzden Strange'in daha da nefret ettiği doktorun ta kendisidir:
Stephen Strange'in bir kağıda adını yazmaya çalıştığı sahneyi, daha doğrusu o kağıdı hatırlayacaksınızdır. J. Michael Straczynski'nin Strange isimli serisinde bu sahneyi görüyoruz direk:
Dormammu ile karşılaşmaya giden Strange'in girdiği karanlık boyut, neredeyse büyük ölçüde Steve Ditko'nun çizimlerinin hayat bulmuş hali:
Özellikle Kaecilius ile Strange'in New York merkezindeki ilk karşılaşmalarında bükülen gerçeklik, muhtemelen Escher merdivenlerine bir gönderme olsa gerek:
Strange'in Ancient One sandığı, tek elli Master Hamir, çizgi romanlarda Wong'un babası. Ancak filmin yönetmeni filmde öyle olmadığını açıklamış. Kendisi Ancient One'ın en sadık hizmetkarı.
New York merkezini koruyan ve Kaecilius tarafından öldürülen Drumm, filmde Daniel Drumm olarak kayıt altında. Daniel Drumm çizgi romanlarda Brother Voodoo isminde bir başka büyük büyücü olan Jericho Drumm'un kardeşi. Jericho ölü kardeşinin ruhunu çağırıyordu güce ihtiyaç duyduğu zaman.
Dormammu'nun seslendirmesini yapan kişi de Doctor Strange'in bizzat kendisi, Benedict Cumberbatch.
Strange'e verilen Wi-Fi kodu "Shamballa", Doctor Strange'in "insanlığın altın çağına ulaşması karşılığında insanların çoğunun ölümü" şeklinde bir seçimle yüzleştiği "Into Shamballa" çizgi romanına gönderme.
Mordo, antrenman sırasında "Living Tribunal'in Asası" diye bir asa tutuyordu. Living Tribunal, Marvel çokluevrenini bir arada tutan ve kozmik dengeyi sağlayan evrenin en güçü varlıklarından birisi.
Stan Lee'nin cameo sahnesinde okuduğu kitap Aldous Huxley'in Algı Kapıları kitabı. Kitabın adı zaten yeterince uyum sağlıyor ama konusu da Huxley'in LSD benzeri bir ilaç aldıktan sonra yaşadığı zihin hareketlerini anlatıyor. Biraz daha uygun olduğu değil mi?
Kaecilius'un terbiyesizce yaprak kopardığı Book of Cagliostro kitabını çizgi romanlarda Mordo çalıp kullanıyordu.
Dormammu'nun Mindless Ones isimli kafasız askerlerden oluşan, her şeyi yakıp yıkan bir ordusu var. Filmin sonunda büyük ihtimalle Kaecilius ve diğerleri de Mindless Onelara dönüştüler.
Strange'in Kaeicilius'a karşı çıkardığı ama kullanmayı bilmediği aletin adı "Evil Eye". Güç emici bir alet olduğunu biliyoruz kendisinin sadece:
Yine Kaecilius ile savaşırken pelerin onu bir silah dolabına fırlatıyordu. Orada bir balta gözüne çarpıyordu. Strange çizgi romanlarda aynı tarzda bir baltayı eline bolca almıştı. Ayrıca Jason Aaron'un yazdığı Doctor Strange serisini de okuyun, oldukça eğlenceli.
Wong'un, Kaecilius ile savaşmaya giderken eline aldığı silah Wand of Watoomb. JMS'in Strange çizgi romanında gördüğümüz bu silah, enerji yönlendirmeye ve hedef çoğaltmaya yarıyor.
Yine Wong'la beraber Hong Kong merkezini korumak için silah alanların içinde Tina Minaru var. Doctor Strange film öncesi çizgi romanlarında da kendisinin filmde olacağını görmüştük. Tina Minaru, babası kötü birisi olunca ondan kaçıp Runaways ekibine giren birisi. Filmde eline aldığı silah Staff of One. İstediğiniz bütün büyüleri yapabilen bu asanın tek bir şartı var, yaptığınız büyüyü bir daha yapamazsınız.
Son olarak, filmin post credits sahnesinde Thor'a yardım edeceğini söylüyordu Strange. Çizgi romanlarda, şimdi Netflix dizisinden farklı bir Defenders kadrosu vardır. Bu kadroda Doctor Strange, Valkyrie, Hulk, Namor ve Silver Surfer'dan oluşuyor. Eğer Strange de Thor Ragnarok'ta yer alırsa, sadece Namor ve Surfer eksik kalacak!
Ve filmden sonra eğer canınız çizgi roman okumak istemişse, ama nereden Doctor Strange okuyacağınızı bilmiyorsanız, bu rehber işinizi görür:
BONUS: Strange'in Dormammu'nun karşısına defalarca çıkması Kemal Sunal'ın Deli Deli Küpeli filmine bir gönderme: