Telekomünikasyon devi AT&T'nin, Time Warner'ı ve alt kuruluşlarını satın almasıyla birlikte DC Comics'in bundan ne ölçüde etkileneceği büyük merak konusuydu. Görünüşe göre 85 milyar dolarlık bu pahalı alımın etkileri yavaştan ortaya çıkıyor. Büyük medya şirketlerinin, belli bir ücret karşılığında yeni filmleri izleyicilerin evlerine kiralamayı planladığı çeşitli tartışmalı projeler üzerinde çalıştığını duymuşsunuzdur. Warner Bros CEO'su Kevin Tsujihara'nın da bir süredir böyle bir proje üzerinde durduğu biliniyordu. İşin televizyon ayağında ise geçtiğimiz günlerde önemli bir gelişme yaşandı. Henüz okumadıysanız DC'nin yeni dijital platformu ve bu platformda yayınlayacağı Young Justice ve Titans dizilerinin haberlerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Okuduysanız devam edelim. Warner Bros. Digital Networks Group'un geliştirdiği bu yeni platform nasıl olur, gerçekten ihtiyacımız olan bir şey mi ya da nasıl ayakta durur? 

Netflix'in yarattığı kalite ve akabinde gelen popülerlik bugün yeni bir televizyon izleme alışkanlığı ortaya çıkardı. Gerek dünyada gerek ülkemizde bu tarz hizmet sağlayan çeşitli platformların sayısı gitgide artıyor. Bölümün en heyecanlı yerinde araya reklam girmesi ya da günlük hayatın koşuşturmacası yüzünden sevilen bir programın kaçması gibi sinir bozucu problemlere konforlu bir alternatif sunan bu platformların önleri de açık. Anlaşılan DC de bu konforu hayranlarına sağlamak istiyor. Ancak şöyle bir şey var ki DC sadece kendi ürünlerini sunacaksa platformu nasıl dolduracak? Netflix veya Amazon'a baktığımızda oldukça dolu bir içerik listesi söz konusu. Kendi ürünleri dışında başka yapım şirketlerine ait işler, diziler, belgeseller ve sinema filmleri var. Kevin Tsujihara geçen Kasım ayında daha çok DC içeriği sözü vermişti vermesine ama diğer dijital TV platformlarıyla baş etmek zor bir iş olacak gibi gözüküyor. Bu noktada yeni platformun, Titans gibi yeni DC dizilerinin yanı sıra Smallville gibi eski işleri de içeriğine katacağını düşünüyorum. Halen yayın hayatına devam etmekte olan Arrow, Flash, Gotham gibi diğer dizilerin de eski sezonlarına yer verilebilir. Burada güzel olan şey ise televizyon kanallarında yayınlanan bir DC dizisinin iptal olması durumunda bu platformda devam etme ihtimalinin doğması. CW dizileri düşük reytinglere sahip olmalarına rağmen yayından kalkmıyorlar gerçi ama iki sene önce NBC'nin fişini çektiği bir Constantine gerçeğini de unutmamak gerek. Aynı şekilde Supergirl, sezon başında CBS'ten CW'ya transfer olmak zorunda kalmıştı. Gotham'ın da hala 4. sezon onayını alamaması dizinin geleceği ile ilgili soru işaretleri yaratıyor. 


Yine de bu ihtimaller yeni platformun live-action dizi kontenjanını öyle çok ilgi çekici kılmıyor. Muhakkak sadece ismiyle bile heyecanlanmamızı sağlayacak yeni diziler üzerinde çalışılıyordur ancak projenin akıbeti şimdilik Titans'ın cazibesine bağlı gibi duruyor. DC, Titans'la beraber yepyeni bir dizi anlayışına sahip olduğunu kanıtlarsa platformun önü açılır fakat yine CW mantığıyla devam edilirse sıkıntının büyük olduğunu belirtmek gerek. Kimsenin CW tarzı yeni bir DC dizisi daha izlemek için can atmadığı ortada. En basitinden Legends of Tomorrow'da "Çizgi roman karakterlerinden oluşan bir ekip nasıl batırılır?"ın evrelerini detaylı olarak görüyorken, Titans üyelerinin, kostümlü hallerinden çok günlük kıyafetleriyle oradan oraya gitmesini izlemek herkes için yıkıcı olur. Bu arada Greg Berlanti'nin yapımcılardan birisi olması, dizinin CW dizileriyle aynı evrende geçebileceği ihtimalini güçlendiriyor. Yeni sezonda Black Lightning'in de gelmesiyle kanalda haftada beş süper kahraman dizisi yayınlanacak. Bu da bir kanal için çok fazla sayıda aynı türde dizi demek. CW'da kontenjan dolduğuna göre evrenin yeni projeleri bu yeni platformda devam edebilir. Böyle olursa da DC'nin neden Berlantiverse için bu kadar ısrar ettiği tartışılabilir. Başka bir açıdan düşünürsek, WB'nin Berlanti Productions'la maddi manevi iyi bir ilişkisi olduğunu varsayıp bağımsız bir dizide de onlarla çalışmak istedikleri söylenebilir. Ama hangi evrende geçerse geçsin aynı kafayla devam etmek sonuç olarak izleyiciye aynı işkenceyi verecektir. Bu yeni dijital platformla birlikte uzun zamandır hayallerini kurduğumuz Netflix ve DC ortaklığında geliştirilecek bir dizi olasılığının da yok olduğunu düşünüyorum. Netflix dizilerinin ortalama kalitesinin ne kadar yüksek olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu üzücü bir gelişme olarak varsayılabilir belki. Ancak Titans'ın ve devamında gelecek yeni dizi içeriklerinin sadece ve sadece DC'ye ait bir ortamda gerçekten kaliteli bir çağ başlattığını görmek Netflix hayallerimizin de üstünde duruyor.


Bence bu yeni dijital servis işinin en eğlenceli yanı çizgi diziler ve çizgi filmler olacak. İkinci sezon sonunda iptal edilerek bizleri büyük üzüntüye boğan Young Justice'in üçüncü sezonu tek başına cezbedici bir neden teşkil ederken, eski DC çizgi dizilerine de yer verilmesi muhteşem olur. Batman: The Animated Series, The New Batman Adventures, Superman: The Animated Series, Batman Beyond, Justice League gibi unutulmaz işlerin bütün bölümleriyle elimizin altında olduğunu düşünmek bile adeta bir kalp krizi sebebi. Zor bir ihtimal de olsa Beware The Batman ya da Green Lantern: The Animated Series'in yeniden hayat bulduğunu görmek bir hayli sevindirici olabilir. Bunların yanı sıra Batman: Mask of the Phantasm'dan bu yana bütün DC animasyon filmlerinin de platformda yer alması çok büyük bir artı olur. Sinema filmleri için konuşursak 40'lı yıllarda çekilen Batman ve Superman serial'larından günümüze kadar olan tüm DC filmleri izleyiciyle buluşturulabilir. Bunlara ek olarak farklı içerikler sunan yaratıcı programlar ve belgesel serileri bu uygulamayı zenginleştirebilir. DC Comics karakterlerinin kocaman bir tarihe sahip olması içerik için büyük bir avantaj bana kalırsa.

Şimdilik Young Justice: Outsiders ve Titans dışında bu atılımla ilgili hiçbir net bilgi yok. Umalım da Warner Bros ve DC'nin bu yeni hareketi başarılı olsun ve zamanla bu servis başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelere ulaşsın. Biz de sinema ve televizyonun değişimine DC kalitesiyle yakından tanıklık edelim.


Warner Bros şu iki günde o kadar güzel bir pazarlamaya imza etti ki bu kimin aklına geldiyse eline, koluna, yüreğine sağlık. Perşembe günü Aquaman'den başlayarak teker teker Justice League üyelerinin teaser ve posterini yayınladılar. En sonda da filmin fragmanını paylaştılar. Gif'ler, screenshot'lar havada uçuştu. Dünyanın En Büyük Kahramanları, Twitter'da dünya gündeminde ilk sıraya oturdu. Biz de aylardan beri yeni bir görüntü için kıvır kıvır kıvranırken aniden bu zenginliğin içinde bulduk kendimizi. Adeta rüya gibiydi. Vizyon tarihine yaklaşık sekiz ay olmasına rağmen şimdiden filmin etkisi altına girdik. 

Uzun zamandır izlediğim bütün fragmanları "Batman v Superman"in 2015 yılında SDCC'de yayınlanan ilk fragmanıyla karşılaştırıyorum. En iyi trailer'lar listesi yapılsa hiç düşünmeden ilk sıraya koyacağım bu üç buçuk dakikalık video hem duygusal açıdan hem de genel yapısı itibariyle öyle güçlüydü ki ortalığı yıkıp geçmiş, o dönem ulusal kanalların haber bültenlerindeki yoğun gündemin içinde kendine yer bulmuştu. Hal böyle olunca, bu kadar çok beklediğimiz Justice League fragmanını karşılaştıracağım video belliydi. BvS Comic Con trailer'ında duygusal diyaloglara daha fazla odaklanılırken aksiyon konusunda sonlara doğru vites artmış, Batman ve Superman'in olağanüstü görsellikteki dövüşünün ilk kırıntıları izleyiciyle paylaşılmıştı. Belki bu sefer elimizde o kadar duygusal bir şey yok ama fragmanın sınırsız bir aksiyon keyfi vaat ettiğini söylemek gerek. İzleyenlere heyecan verme konusunda da en az onun kadar güçlü. Belli ki Zack Snyder'ın görsellik yaratmadaki üstün becerisi Justice League'de daha yukarı çıkacak. Trailer'ın daha ilk saniyelerinden görüntü yönetmeni Fabian Wagner'in de etkisi hissediliyor. Wagner'in yakaladığı manzaralara videoyu dondurup baktığınızda sanki National Geographic dergisinden bir sayfaya bakıyormuş gibi hissediyorsunuz. Hele karakterlerin arkalarına güneşin vurduğu bir mekanda ağır çekimde durdukları kareler aynı "Justice League" ve "Justice League Unlimited"ın introsu gibi.



Fragmanın renk tonunu dikkate aldığımızda filmin atmosferine koyu renklerin hakim olduğunu söyleyebiliriz. Daha şimdiden kulaklarıma "Yine mi karanlık ya!" diye söylenenlerin sesi geliyor. Evrenin en büyük kötüsü Darkseid'ın dünya işgalini anlatacak bir yapımın başka filmler gibi aydınlık olmasını bekleyemezsiniz. Umudun simgesi Superman ölüyken ve gezegen can çekişirken kullanılacak açık bir ton filmin anlamını bir hayli bozardı. Geçen sene sitede "Solo Batman Filminde Görmek İstediğimiz 10 Şey!" başlıklı bir yazı yazmış ve şu cümleleri kullanmıştım: "...DC Films'te bitirici kararları alan kimselerin Batman v Superman'e yapılan olumsuz eleştirilerden sadece 'çok karanlık' kısmını dikkate alması beni endişelendiriyor." Çok şükür ki o korktuğum radikal karardan uzak durulmuş. Justice League'den sonra gelecek Superman ve Flash filmlerinde kullanılacak açık renklerle genel olarak evrenin renk paletinin dengeleneceğini düşünüyorum. Ki bence en doğru karar da bu olur.

Trailer'ın gösterdiği kadarıyla filmimizin içeriğine bir göz atarsak Superman'in ilk etapta daha arka planda olacağını anlayabiliyoruz. Ancak belli ki Çelik Adam'ı bir süre göstermeseler bile varlığını hep hissettirecekler. Justice League filmi yapıp Superman'i hiçe saymak mümkün değil çünkü. Hikayenin gelişimiyle Superman ortaya çıkacak, bu da takımın ve filmin zirve anı olacak. Böylelikle bu önemli karakterin hakkı teslim edilecek. Nitekim bütün karakterlerin en baştan seyirciye sunulmasındansa yavaş yavaş takımın bir bütün haline gelmesi en mantıklısı. Bu geç Superman hamlesi filme olduğu kadar evrene de hizmet edecek bir hareket bence. Çelik Adam'ın ölümünden sonra Batman ve Superman'in ilişkisinin nasıl olacağı büyük bir merak konusu çünkü. Kavgalarının bitişi büyük tartışmalar yaratmışken bu iki önemli karakter arasındaki ilişki bir süre nefes almış olacak. Superman kozunu hemen harcamayacaklar yani.


Fragmanda filmin hikayesi açısından bir diğer önemli yer Cyborg'un olduğu kısımlardı. Baştan söyleyeyim, kendisi öyle çok sevdiğim bir karakter olmadı hiçbir zaman. Onu, takımın asil üyelerinden yaptığı için Geoff Johns'a zaman zaman söylenmişliğim de vardır. Ancak günümüzde teknolojinin ne kadar önemli olduğunu düşündüğümüzde Cyborg'un takıma ne gibi imkanlar sağlayabileceği (ve sağladığı) ortada. Kaldı ki sinema filmlerinde yüksek teknolojiye genel bir eğilimin olduğu gözle görülür bir gerçek. Justice League filminin bu durumu kotarması için de kapılar bir kez daha Cyborg'a açılıyor. Bunun yanı sıra senaryonun karakteri doğru anladığının ciddi sinyallerini gördük fragmanda. Bedenini baştan aşağı teknolojiye teslim etmesine rağmen Victor'ın Superman gibi hümanist bir kahramanlık tarzı var. Bu işi insanlık için yaptığı belli ve kurtardığı kişilere bir iki cümle kurmayı da seviyor. Babası Dr Silas Stone'u da gördüğümüze göre film bir yerden onların dramatik baba-oğul ilişkisine temas edecek. Bu da, New 52'nin ilk Justice League hikayesinde olduğu gibi Darkseid işgali sırasında senaryoya nefes aldıracak gibi gözüküyor.

Ve şimdi gelelim fragmanın en sevdiğim yerlerine. Aquaman ve Batman arasındaki ilişkiye "Batman: The Brave and the Bold"ta hayran kalmıştım. O zamandan sonra ikisini bir daha ne zaman aynı karede görsem hep o dizideki diyalogları aklıma geldi. Orada resmedilen Aquaman karakter olarak Jason Momoa'nınkinden farklı olsa da Atlantis Kralı'nın sahip olduğunu espri anlayışının Batman'le oluşturduğu tezatı Justice League fragmanında da gördük. Bu diyaloglar seyir zevkini bir üst seviyeye çekerken aksiyon sahnelerinde de müthiş bir ikili izleyeceğimiz apaçık ortada. 


Batman'den devam edersek, Bruce'un servetini uzaylılarla savaşmak için seferber etmesi ve takımın ihtiyaçlarını gidermek için kullanması hem beklediğimiz hem de görmek istediğimiz bir şey. Acaba Batman, takımı bir yandan finanse ederken bunun getirdiği imkanla ileride içeriden patlak verebilecek muhtemel bir tehlike için her üyenin şeceresini mi çıkartıyor? Gayet olası! Bu arada fragmanda DCEU'daki Batman ve Komiser Gordon ittifakını ilk defa gördük. Gordon olmak J.K. Simmons'a çok yakışmış. "Gotham" dizisinde senaryonun rezillikleri ve Ben McKenzie'nin abartılı oyunculuğu sebebiyle karakterin benliğini unutmamıza ramak kalmışken Simmons şu birkaç saniyelik görüntülerle gönlümüzde taht kuruyor. Şapkasıyla da filme eski Batman öykülerindeki gibi retro bir hava kattığını belirtelim. Batman'e "Diğerleriyle yine iyi anlaştığını görmek güzel." derken yaptığı Batfamily göndermesi de yarasa radarımızdan kaçmadı.

Fragmanda daha üstüne konuşulacak çok nokta var. Öyle bir video yayınladılar ki her bir kareyi durdurarak izlemek istiyorsunuz. Ama kendi adıma fragmanı piksel piksel incelemekten ve filmle ilgili can alıcı bilgiler koparmaya çalışmaktan hoşlanmıyorum. Bazı şeyler gizli kalmalı çünkü asıl ilgilendiğimiz şey filmin ta kendisi. Genel olarak New 52'nin ilk Justice League öyküsü olan Origin'le paralellik gösteren bir konu var. Hala okumadıysanız filme hazırlık yapmak için bir şans verebilirsiniz. Aynı şekilde New 52 döneminin önemli eventlerinden Throne of Atlantis'e de bir göz atın. Fragmanda şehirde geçen aksiyon sahnelerindeki havayı, çizgi romanda Atlantislilerin karaya çıkarma yaptığı atmosfere çok yakın buldum. 

Bakalım tarihin ilk Justice League filmi izleyiciye daha neler sunacak?


Çok değil geçen yılın son aylarında Ben Affleck, The Accountant'ın tanıtımı için verdiği bir röportajda o dönem senaryosunu yazmakta olduğu Batman filminden "The Batman" diye bahsedince ortalık çarşamba pazarına dönmüştü. Her yerde projenin adının "The Batman" olacağı yazıyordu artık. Kısa bir süre sonra Affleck, verdiği bir başka röportajda filmin resmi adının öyle olmadığını, şimdilik projeye öyle dediğini kesin bir dille açıklamıştı. Ancak kulaklar o ismi duymuştu bir kere. Kaldı ki yapımın DCEU'nun ilk solo Batman'i olacak olması bu sade adı mantıklı kılıyordu. Dahası Affleck'in genel olarak adet edindiği çelişkili açıklamaları her ihtimalin mümkün olduğunun bir göstergesiydi ve de halen yeni bir başlık ortaya atılmamıştı. İşte böyle sebepler yüzünden bu isim filmimizin üstüne yapışıp kaldı. Fakat burada konumuz Ben Affleck değil. Evet, The Batman'den bahsedeceğim ancak odak noktamız 2004-2008 yılları arasında aynı isimle yayınlanan bir çizgi dizi olacak.

80'li ve 90'lı yıllarda uyarlama çizgi diziler şimdiye oranla sadık işlerdi. Kaynaklarının özünü iyi anlamışlardı. Karakterler detaylı, abartıdan uzak, göze hoş görünen çizimlerle ekrana geliyordu. Ve en önemlisi bu dönem çizgi dizilere şov değil dizi mantığı hakimdi. Her bölüm farklı maceralar anlatılırdı ancak devamlılık olmazsa olmaz bir özellikti. Bir hikaye o bölümde yarım kaldıysa ve sonunda "to be continued" yazısı belirdiyse bilin ki izlediğimiz öykü önemliydi. Sezon içinde ufak ufak verilen ipuçları sezon finaline evrilip ana büyük tehlike olabilirdi. Yeni bir yüzyıla girilmesiyle birlikte bu anlayış değişmeye başladı. Artık günümüzde işin şov kısmı daha ön planda. Öykü ve devamlılık gibi unsurların yerine aksiyon ve komedi baş üstünde tutuluyor. Bölüm süreleri bile pek çok açıdan hızlanan hayatlarımıza adapte edilip 20 dakikadan 10 dakikaya düşmeye başladı ve bir çırpıda tüketilebilecek bir yayın anlayışı ortaya çıktı. Böylelikle o eski ruh da kayboldu. Anlatmaya çalıştığım bu farkı Batman: The Animated Series ve Teen Titans Go!'yu karşılaştırarak daha net görebilirsiniz. Gerçekleşen bu değişim süreciyse 90'ların sonları ve 2000'lere denk geldi. Bu dönem çizgi diziler yapı olarak eski tarz yapımlara daha yakındı ancak gerek animasyon kalitesinde gerek öykülerde birşeylerin değişmeye başladığı bariz hissediliyordu. Eskiler gibi kaynağa sadık değillerdi. Milenyumun etkisiyle Sherlock Holmes in the 22nd Century gibi daha teknolojik ve alternatif olmayı tercih eden diziler türemişti. İşte The Batman tam da bu geçiş döneminin özelliklerini bağrına basan bir çizgi dizi. 1992'den beri devam etmekte olan DC Animated Universe'ten ayrı olarak kendi evreninde geçiyor. Ve ilerledikçe dahil edebildiği kadar karakteri evrenine katıyor. 


İlk bakışta çizimler tanıdık gelebilir. Zira 2000-2005 yılları arasında yayın hayatını sürdüren ve bir zamanlar bizde de Star TV ekranlarında yayınlanan Jackie Chan Adventures'ın karakter tasarımcısı Jeff Matsuda'nın dizayn ettiği bir yapım bu. İki dizinin de atmosferi birbirine yakın çizgilerde. Özellikle Bruce Wayne ve Jackie Chan arasındaki hafif benzerlik dikkat çekici. Dediğim gibi artık çizgi dizilerin güvenli sularda dolaşmayı bıraktıkları bir dönem bu. Bu yüzden düşman tasarımları gerçekçilikten daha uzak ve renkli. Mesela karşımızda bambaşka bir Joker tasarımı var. Deliliğinin dış görünüşünü etkilediği bu kadar abartılı bir Joker'i başka yerde görmeniz zor. Bir başka örnek ise Bane. Damarlarına o meşhur serumunu basmadığı zamanlarda siyahlar içinde bir suikastçiyken, Venom'u kullandığında kırmızı, sarı ve siyah renklerin hakim olduğu gerçek bir deve dönüşüyor. Ama korkuya mahal vermeyelim çünkü Matsuda, elinde neyin olduğunu unutmuş değil. Bazı abartılı tasarımlara rağmen Kara Şövalye'nin ve Gotham'ın ağırlığına sahip bir atmosfer var. İnsanların, bilhassa polislerin dizaynı çok başarılı. (The Batman, The Brave and the Bold ve Beware The Batman gibi Bruce Timm'in parmağının olmadığı işlerde bile bir şekilde onun etkisini hissedebiliyorsunuz.) Ana karakterimize gelecek olursak, Jeff Matsuda, o yıllarda devam etmekte olan Justice League dizisinde Batman'in uzun kulaklarının olması sebebiyle kısa kulaklara yönelmiş. Bunun haricinde kostümü daha işlevli kılmış, eldivendeki parmak uçlarını sivriltmiş ve pelerini bir hayli uzun tutmuş. Robin ve Alfred, Batman'e göre biraz daha klasik ama bütünle son derece uyumlu. Batgirl ise tam bir facia.

The Batman'in bir başka özelliği ise bolca teknolojik araç-gereç görmemiz. Mevzu Batman olunca bunun ne kadar zengin bir malzeme sunacağı zaten apaçık ortada. Batarang'ler hiç olmadığı kadar yüksek teknolojiye sahip. Aynı şekilde iki buçuk sezon boyunca kullanılan ilk Batmobile, çok işlevli bir yarış arabası görünümünde. Burada en çok sevdiğim şey Batman'in bütün aletlerinin ve araçlarının bir fabrika yapımı gibi görünmesi. Bruce Wayne'in bunlara bir servet harcadığı belli oluyor yani. Dizi bu yönüyle de oldukça gerçekçi. Ayrıca her zaman gördüğümüz klasik Batman kostümünün yanı sıra Bruce'un zorlu şartlara ve düşmanlara göre hazırladığı çeşitli tasarım harikası kostümü de görebiliyoruz. Mr. Freeze'le kapışmak için giydiği bembeyaz Anti-Freeze suiti ya da su altında geçen bir Killer Croc dövüşünde giydiği Bat-Bot suitine hayran olmamak mümkün değil. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim ikinci Batmobile de çok havalı. Çizgi dizilerde bu tip hamleler genelde daha fazla oyuncak satmak için yapılır. Ancak burada olan şey Batman Unlimited'taki kadar kör göze parmak değil. Aksine bir mantığa sahip ve döneminin animasyon modasıyla iyi harmanlanmış. Öyle ki bu beş sezon içinde klasik Batman kostümü de yenilense kimse hayır demezdi herhalde.


Aksiyon modası demişken dizimizin arada geçen 10 yılı da göz önünde bulundurarak Batman TAS'den daha başarılı dövüş sekanslarına sahip olduğunu belirtmek gerekir. Hemen ilk bölümden her zamankinden farklı bir şeyler izlediğinizi anlıyorsunuz. Arkham Akıl Hastanesi'nin koridorunda gerçekleşen kavganın duvardaki yansımasını izliyoruz bir süre mesela. Dövüşler çok daha hızlı, estetik ve dinamik. Batman'i, her hareketin ince ince planlanarak animasyonlaştırıldığı bir dövüşün içinde izlemek çok keyifli. Dahası yarasanın kendine özgü dövüş stili olması da pek çok yeni cool hareketi açığa çıkarmış. Özellikle uzun pelerinini eliyle savurup karşısındaki düşmanı sararak kendine çektikten sonra ona yumruk atması favorim. Ancak aksiyonu daha keyifli kılmak için yapılan garip hamleler de yok değil. Mesela Penguen, inanılmaz bir dövüş yeteneğine sahip. Dizi bunu da bir mantığa oturtuyor ancak o fizikte birisinin öyle dövüşmesini beklemek zor. 

Günümüz süper kahraman çizgi dizilerinde işin kahraman yönü daha öne çıkmaya başladı. Eskisi gibi karakterlerin gerçek kimliklerini kostümlü halleri kadar göremiyoruz. Bence bu gerçekçiliği zedeleyen bir durum. Batman: The Brave and the Bold gibi iyi yapıldığı yerler yok değil ancak genel çerçevede bu, çizgi dizilerin gitgide şova dönüşmesinin bir etkisi. The Batman bu dengeyi başarılı bir şekilde yakalamış, aslında Bruce Wayne'in hikayesini anlattığını unutmamıştı. Dizimiz henüz kostümü giyişinin üçüncü yıl dönümünde olan Kara Şövalye'nin erken dönem maceralarıyla başladığı için ilk sezonda Bruce'un gerçek hayat ve kahraman hayatı arasındaki bocalamalarına şahitlik ediyoruz. (Söz konusu bocalamayı görmek isteyenlere dizinin yedinci bölümü olan The Big Heat'i öneririm. Firefly'ın kötü adam olarak harikalar yarattığı bu macerada Bruce, Gotham'ın yeni belalısını yakalamak için uğraşırken bir yandan da günlük hayatında zamanla yarışıp aile mirasına layık olmak için savaş veriyordu. Bir diğer örnek olarak ise beşinci bölüm olan The Big Chill'i verebilirim. Bu hikayede Victor Fries Batman'den kaçarken bir talihsizlik sonucu Mr. Freeze'e dönüşünce Bruce kendini suçlu bulup hareketlerini sorgulamaya başlamıştı.) Ancak gençliğin getirdiği deneyimsizlikle olan bu mücadele, Geoff Johns'un Earth One'da karakteri alabildiğine beceriksizleştirdiği o sevimsiz seviyede gerçekleşmiyor. Aksine onu yücelten, kutsayan bir yapım var karşımızda. Bu noktada 4. sezonun yedinci bölümü Artifacts, Batman'i seviyorsanız asla ama asla kaçırmamanız gereken bir başyapıt.


Alfred'in benim için önemi her zaman büyüktür. Olduğu her hikayede Bruce ile olan ilişkisine sanki bir zorunlulukmuş gibi dikkat ederim. The Batman'in en iyi yaptığı işlerden bir tanesi de tam olarak bu. Bruce ve Alfred ilişkisi yer yer Batman: TAS'deki gibi daha standart bir yol izlerken yer yer Christopher Nolan'ın üçlemesinde gördüğümüz ilişkiye çok yakın bir yerde duruyor. Alfred soğuk espriler yapan bir uşak olmaktan çıkıyor ve Michael Caine tarzı bir babacanlık gösteriyor. Dizinin ikinci hikayesi Traction bu durumu en iyi anlatan bölüm olabilir. Yıllar sonra The Dark Knight Rises'ın da aynı perspektiften yorumlayacağı Knightfall'a ciddi göndermeler yapan hikayede Bruce, şimdiye kadar karşılaştığı en güçlü düşmanla uğraşırken hem fiziksel hem de psikolojik olarak eziliyor, Alfred'in korumacı kişiliğiyle bir çatışma yaşıyordu.

Belki devamlılık meselesine takıntılı olduğumu düşünebilirsiniz. Düşündüyseniz de haklısınız. The Batman'de öyle tatlı bir devamlılık var ki beni benden alıyor. Olaylar yavaş yavaş gelişiyor ve her yeni eşikte tüyler diken diken oluyor. Mesela ilk iki sezon boyunca polis Batman'in peşinde. Bruce bir bir ortaya çıkan kötüleri yakalamaya çalışırken ensesinde nefesini hissettiği dedektiflere de yakalanmamak için bayağı bir çaba sarfediyor. Bu gerilim bölümlere çok iyi yedirilmiş. Komiser Gordon'dan ise henüz eser yok. Frank Miller'ın ölümsüz eseri The Dark Knight Returns'te karşımıza çıkan Ellen Yindel'den esinlenilen dedektif Ellen Yin ile Batman arasında alttan alttan bir ittifak doğuyor bu süreçte. 3. sezonda Gordon'ın Gotham'a gelmesiyle de artık işler değişiyor. Kara Şövalye'nin yasadışı bir varlıktan polisle birlikte hareket eden bir halk kahramanına dönüşmesi adeta şiir gibi ilerleyen bir hikayede sunuluyor seyirciye. Ve bu devamlılık sayesinde dizi, DCAU'nun 14 yılda yarattığı dünyayı tek başına kurmak gibi oldukça zorlu bir işe girişerek Batfamily'den Justice League'e kadar kendi evrenini başarıyla genişletiyor. 


Bu başarının en büyük kaynağı ise özgünlük. Dizi yıllardır hayranlarla buluşan öyküleri ve karakterleri birebir olarak anlatmıyor. Kendi farkını ortaya koymasını biliyor. En dikkat çekici tercihlerin başında ise Batgirl'ün Robin'den önce ortaya çıkması var. Bunun sebebi ise Robin'in o sıralarda yayın hayatını sürdürmekte olan Teen Titans'ta (2003-2007) kullanılıyor olması. The Batman ve Teen Titans, her ne kadar çizimleri birbirine benzese de aynı evrende geçmiyor. Buna rağmen yapımcılar Robin'i iki ayrı dizide kullanmak istememişler. Zaten devamlılık açısından baktığımızda Gotham'a yeni taşınan Gordon'ın, kızını beraberinde getirmesi ve Barbara'nın şehrin koruyucusu Batman'den etkilenmesi mantıklı da bir hamle. Nihayetinde Titans beşinci sezonunun ardından iptal edilir edilmez Robin, Grayson'ların sonunu anlatan muhteşem bir bölümle (A Matter of Family) ekibe katılıyor. Böylelikle gittikçe şenlenen Bat-Cave'in yeni müdavimleri arasında yaşanan çekişmeler diziye hoş bir tat getiriyor. 

Dizinin ilk sezonu, Batman Begins'le aynı seneye denk geldiği için filmde kullanılan düşmanlar çizgi dizide kullanılmadı. Ancak onları aratmayacak kadar çok düşmanla karşılaşmak mümkün. Bazı kötülerin arka planları bildiklerimizden çok farklı. Batman TAS'inkiler kadar kalıcı olmadılar belki ama gayet kabul edilebilir hamlelerdi. Önceki paragrafta bahsettiğim özgünlüğe de oldukça güzel hizmet ettiler. Beni burada rahatsız eden şey ise Joker'in gereğinden fazla kullanılması. İlk sezonda Ethan Bennett'ın dramasında oldukça etkili bir karakter olarak yer alsa da gittikçe eski eğlencesi kayboldu ve birkaç bölüm dışında zorlama öykülerle yoluna devam etti. Penguen için de benzeri şeyler söylenebilir aslında. Görece geri planda duran düşmanlara yoğunlaşsalardı daha harika işler ortaya çıkabilirdi. Kaldı ki bunu Hugo Strange'le yaptıklarında ağzımızın suyu aktı.


The Batman hakkında birbirinden farklı yorumlar duymanız olasıdır. Daha alternatif bir iş olduğu için dizi üzerinde Batman TAS'deki gibi ağız birliğine pek varılmaz. Ancak herkesin hemfikir olduğu bir konu var ki o da başta intro olmak üzere müziklerin kalitesi. Zamanında Batman Forever için "Hold Me, Thrill Me, Kiss Me, Kill Me" şarkısını besteleyen ünlü rock grubu U2'nun bir üyesi olan Edge'in (David Howell Evans) hazırladığı gitar temalı intro müziği tek kelimeyle muhteşem. Sahnelerin içinde de sık sık duyabileceğiniz bu muazzam gitar tınıları diziye öyle bir hava katıyor ki projenin en akılda kalıcı unsurları oluyorlar. Müzikleriyle bu kadar uyum içinde olan çizgi diziler pek kalmadı artık, değerini bilmek lazım. Üçüncü sezonda Komiser Gordon ve Batgirl'ün hikayeye girişiyle beraber dizide yaşanan değişim intro müziğinde de kendini gösteriyor. Pek çok Warner Bros animasyonunun müziklerini besteleyen Andy Sturmer'ın Batman 66 esintili notaları intro müziği olarak kullanılıyor. Morton Stevens'ın Hawai Five-O temasıyla da bir hayli benzeşen bu hareketli müzik ayrıca favorilerim arasında. Seslendirmede ise ana kadronun dışında Adam West'ten Kevin Conroy'a, Frank Gorshin'den Mark Hamill'e kadar Batman dünyasının efsane isimleriyle karşılaşmanız mümkün.

Son olarak şunu söylemek isterim ki DCAU'daki evren yapılanmasına ve devamlılığa hayransanız The Batman uzun zamandır aradığınız şeyin ta kendisi. Hepimizin çok sevdiği Batman TAS'e modern bir alternatif. Birbirinden kötü çizgi dizilerin ardı arkasının kesilmediği şu günlerde on yıl öncesinin ruhunu taşıyan bir ilaç. Hiç izlemediyseniz mutlaka bir şans verin. Evreni severseniz de diziden uyarlanan The Batman vs. Dracula (2005) filmine bir göz atın. Akıllara zarar twistine rağmen gayet keyifli vakit geçirebilirsiniz. Bu da kesmezse 50 sayılık The Batman Strikes! sizleri bekliyor.


2000 yılından bu zamana çekilmekte olan X-Men filmlerine, ekibi hala istediğiniz şekilde sunmadıkları için kızgın olabilirsiniz. Veya spin-off'lar sizi hiç memnun etmemiş de olabilir. Ama bu filmlerin çok uzun zamandır hayatımızın bir parçası olduğunu düşünürsek bünyede ister istemez bir alışkanlık yarattığını kabul etmek gerekir. Kişisel olarak X-Men serisini Sam Raimi'nin Spider-Man'leriyle beraber en iyi Marvel yapımları olarak görürüm. Her şey bir yana toplumdan dışlanmayı, ötekileştirmeyi ve ırk ayrımcılığını zaman zaman politik alt metinlerle zaman zaman da gençlik sancılarıyla harmanlayarak izleyiciye sunan başarılı işlerdir bunlar. Temelde "farklı olandan korkma" teması üzerinden yükselen X-Men serisi, beyazperdedeki 17 yıllık yolculuğunda iyi mutant, kötü mutant ve insan üçgenindeki çatışmayı anlattı hep. Görünen o ki bunu yeni gelen filmlerle ve dizilerle de sürdürmeye devam edecek. Ancak bu yazıda bizim konumuz biraz daha spesifik. Hayatı boyunca farklı olmanın acısını iliklerine kadar yaşamış bir adamla ilgili. Değer verdiği herkesi kaybetmiş, çok uzun zamandır sahip olduğu gücün ya da lanetin kalıntılarıyla oradan oraya savrulan birisiyle alakalı.

Spoiler içermektedir...

"Logan", Hugh Jackman'ın dokuzuncu ve son kez Wolverine'i canlandıracağı film olarak duyurulduğundan beri tüm dikkatleri üzerine çeken bir yapım. İlk X-Men filminden bu yana Jackman'ın boy dezavantajına rağmen rolüyle yakaladığı uyum, karakterin anti-kahraman özellikleri ve senaryoların ona diğer takım üyelerine oranla daha torpilli davranması onu sinema izleyicisinin gözünde en popüler kahramanlardan biri yapmıştı. Dahası 2011 yılında yeniden şekillenmeye başlayan serinin son halkalarında bütün oyuncular yenilenip yeni bir yol çizilirken Jackman'ın Wolverine portresi muhafaza edilmiş, küçük rollerle de olsa seyirciyle buluşturulmuştu. Muhtemelen aktörün kendisi de rolü ilk aldığında meşaleyi bu kadar uzun süre taşıyacağını tahmin etmemiştir fakat bugün geldiğimiz noktadan geriye doğru bakınca elimizde baştan sona aynı oyuncuyla devam eden benzersiz bir hayat hikayesi olduğunu görüyoruz. 

"Old Man Logan"dan doğan filmin, adından da anlaşıldığı üzere kişisel bir Wolverine hikayesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Senaryonun katmanlı olma veya iç içe geçmiş öyküleri anlatma gibi bir iddiası yok. Ana karakterinin özüne odaklanan, her türlü gereksiz yükten kurtulmuş bir anlatı bu. X-Men sinema evreninde gerçekleşen olayları kafaya takmayıp kendi yolunu çiziyor yani. Hem içerik olarak hem de biçim olarak sıradan bir süper kahraman filminden oldukça farklı. Serinin öykü kronolojisi olarak bir önceki basamağı "The Wolverine"de yönetmen James Mangold karaktere bir ağırlık getirmişti hatırlarsanız. Filmi pek çok sebepten ötürü beğenmemiştim ancak senaryonun karakterin kırılganlığını hiç olmadığı kadar gözler önüne sermesi ve anlatımdaki farklılık dikkat çekiciydi. Yönetmen, karakteri anladığının sinyallerini vermişti ama dediğim gibi sonuç parlak değildi. Neyse ki Mangold bu kez anlatacağı öyküyü doğru seçmiş ve önceki filmde yarattığı elementler içinden doğru olanları bu filme aktarmış. 


"Logan"ın bence en güzel tarafı bir yol filmi olması. Yıllar önce birisi çıkıp Wolverine, Profesör Xavier ve X-23'ün başından geçenleri anlatan bir yolculukla ilgili film izleyeceğimizi söyleseydi, muhtemelen buna inanmaz, gülerdik. Ama ne var ki elimizdeki öykü bir büyükbaba, bir baba ve bir çocuğun Mad Max-vari yolculuğuyla ilgili. Bu noktada senaryo dengeli bir anlatım sunuyor. Bütün bu kovalamacanın, aksiyonun ve vahşetin arasında aslında bir aile hikayesi izlediğimizi karakterler arasındaki ilişkilerle anlıyoruz. Özellikle, Amerika kırsalında kahramanlarımızın konuk olduğu ailenin evindeki yemek sahnesi bunun en net gözüktüğü yer. Xavier ve Logan arasındaki ilişki artık sadece okul, akıl hocası, öğrenci gibi kavramlardan ibaret değil. Çok daha hayatın içinden. 

Olaylar 2029'da yani yakın bir gelecekte geçse de filmin geneline post-apokaliptik bir atmosfer hakim. Dünya, "Days of Future Past"te Sentinel'lerin hüküm sürdüğü karanlık bir gelecekten kurtulsa da mutantlar için işler pek de iyi gitmemiş. Geçmişte yaşanan tüm mutant mücadeleleri çizgi roman olarak efsaneleştirilmiş. Bu noktada film, Chris Claremont'un Uncanny X-Men'i üzerinden çizgi romanları kutsuyor ve bu yapıtları bir kehanet olarak nitelendiriyor. Bunun yanı sıra yolculuğun sürekli çöllerde ve benzeri kurak yerlerde geçmesi, Xavier'ın insanlıktan uzakta bir su tankının içinde yaşaması ve her açıdan Mad Max filmlerinden fırlamış gibi duran Caliban daha önce hiçbir süper kahraman filminde görmediğimiz bu atmosferin en akılda kalıcı unsurları. Ayrıca X-Men ekibinin yok olduğu ve mutant fobisinin iyice ayyuka çıktığı bu dönemde çocuklar üzerinden verilen umut mesajı filmin en büyük artılarından. 

Tüm bunların yanında "Logan"ın şimdiye kadarki en sert süper kahraman filmi olduğunun altını çizmek gerek. Her küfür duyduğunuzda birer shot votka atsanız film bitmeden alkol komasına girebilirsiniz. Wolverine ve Laura'nın kesip biçme sahneleri tam bir görsel şölen. Özellikle Laura'nın Usta Yoda-vari dövüş stiline bayıldım. X-23'ü canlandıran Dafne Keen'in filmin büyük bir bölümünde tek kelime etmeden sergilediği oyunculuk hayranlık uyandırıcı. Kendisini aynı rolde bir daha görme şansımız olsa ne güzel olur. Bu arada bu kadar sert aksiyonun içinde en sevdiğim nokta, gerçekçiliğin olabildiğince korunabilmesi. Mesela Profesör Xavier gibi çok önemli bir karakterin ölümü bile abartılı olmaktan uzak. Daha önce direkt olarak seyircinin gözünü yaşartmak için yapılan duygu sömürülerini çok gördük. Ancak burada olan tek şey doğallık. "Logan"da sahnelerin arkasına hüzünlü bir müzik konsa veya diyaloglar daha acıklı bir şekilde yazılsa bütün ruh bozulurdu. Kendi adıma filmin takındığı bu gerçekçi tutumu çok beğendim. Tüm bu etkileyiciliği arttıran bir diğer şeyse filmin sinematografisi. John Mathieson'un görüntü yönetimi bir sanat filmi estetiğine sahip.


Başta senaryonun serinin önceki yapımlarındaki olaylara takılmadığını belirtmiştim. Ancak film boyunca eski X-Men filmleri -özellikle klasik üçleme- gözümün önünden gitmedi. En kudretli zamanlarına şahitlik ettiğimiz Charles Xavier'ı güçten düşmüş ve yardıma muhtaç bir vaziyette görmek bu açıdan çok üzücüydü. Eğer o filmlere zamanında yetiştiyseniz "Logan"ı izlerken hafiften bir yaşlanma duygusu ve burukluk hissediyorsunuz. Hele Wolverine ve Xavier'ın bu kadar yıldan ve olaydan sonra halen mutlu bir yaşama kavuşamaması ve mutant sorununun çözülememiş olması sadık izleyici için iç parçalayıcı bir durum. Belki genel olarak seriyi düşündüğümüzde bu karakterleri daha iyi bir konumda bırakmak isterdik ama böylesi gerçekçi bir filme ve vermek istediği mesaja en uygun sonu izlediğimizi düşünüyorum. 

Toparlarsak "Logan", açılış sahnesinden izleyiciyi darmaduman eden son karesine kadar Wolverine'in hakkını teslim eden, tarz olarak diğer X-Men filmlerine çok uzak olmasına rağmen serinin ruhunu seyirciden eksik etmeyen, gerçekçiliğinin yanında duygusal olmayı başaran muhteşem bir final filmi. Hugh Jackman ve Patrick Stewart bütün serideki en iyi performanslarını ortaya koyuyor. Özellikle 2012 yapımı Sefiller'de canlandırdığı Jean Valjean'a oldukça yakın bir portre çizen Hugh Jackman'ın oyunculuğu üst düzey. Öyle ki daha ödül sezonuna çok uzun bir zaman olmasına karşın gözardı edilmemesi gerektiğini düşündüğüm bir iş çıkarmış. Evet, bir daha kendisini bu rolde izleyemeyeceğiz ve o çok beklediğimiz sarılı siyahlı mavili kostümün içinde onu hiç göremeyeceğiz. Ancak bu süreçte izleyici olarak sinema tarihinde eşi benzeri olmayan bir duruma tanıklık ettik. Onun 17 sene boyunca çok sevdiğimiz bu karakteri nasıl hakkıyla taşıdığını kendi gözlerimizle gördük. Bizim için de bir çağ kapandı artık. 

Yorgun savaşçı Logan'ın dediği gibi, 
"So this is what it feels like"...


Spoiler içermektedir...

Lego'dan sinemasal düzeyde iyi bir film yapılabilir mi sorusunun cevabını üç yıl önce The Lego Movie harika bir şekilde vermişti. Filmin senaryosu o kadar iyiydi ki ilk etapta bir pazarlama ürünü gibi gözüken bu işe hepimiz sonunda hayran kalmıştık. Hoşumuza en çok giden şeylerden bir tanesiyse asla bir arada göremeyeceğimiz ayrı yerlerdeki kurgusal karakterleri aynı filmde görmek olmuştu. Ve bu farklı karakterlerin içinden en öne çıkanı Batman'di. Filmin her sahnesinde yoktu belki ama gözüktüğü anlarda seyir zevkini ikiye üçe dörde katladı. Ciddilerin ciddisi bu kahraman o kadar iyi yorumlandı ki karakterin özü korunup komediyle son derece başarılı bir şekilde harmanlanınca ortaya zengin bir malzeme çıktı. Nasıl 1963 yapımı The Pink Panther'da Peter Sellers'ın canlandırdığı bir yan karakter olan Müfettiş Clouseau seyircinin yoğun sevgisi sayesinde kendi filmi A Shot in the Dark'a kavuştuysa The Lego Movie'den de bir Lego Batman filmi doğdu.

Haliyle yeni filmden neler beklememiz gerektiğini biliyorduk. Sınırsız eğlence, komedi ve "siyahın en karanlık tonunu seven" bir Batman... Pek çok kötü adam göreceğimiz de garantiydi. Ancak bilmediğimiz bir şey vardı. Film, Batman mitolojisi üzerine yeni bir şeyler söyleyecekti. Lego Batman Movie'ye vurulduğum yer de tam olarak burası oldu. Tüm beklentileri fazlasıyla karşıladığı gibi karakterimizin kişiliğinin arkasındakilerle de ilgilenen bir senaryo var karşımızda. Batman'in sık sık tekrar ettiği "Ben yalnız çalışırım." mottosunun derinliklerine dalıyoruz bu filmde. Ve bunu bir hayli güldüren, yer yer de ağlatan bir yolculukla yapıyoruz. Evet ağlatıyor! Bruce'un aile fotoğrafına üzgün gözlerle baktığı kısımlar, Alfred'le kurduğu duygusal diyaloglar, Robin'in bir yetim olarak baba figürü arayışı ve Bruce'un en büyük korkusuyla yüzleşmesi resmen iç parçaladı. 

Uzun zamandır beyaz perdede Batman'in kişisel hikayesinin bu denli ön planda olduğu bir film izleyemiyorduk. Batman 1989'da kahramanımızın intikam öyküsüne şahitlik etmiştik. Batman Begins'te ise Bruce'un kendini keşfetme sürecini görmüştük. Bu iki örnek dışında bunu yapan yoktu. Evet, Batman Forever ve Christopher Nolan üçlemesinin son iki filminde Bruce'un karakterizasyon gelişiminin anlatıldığı önemli hikayeler izledik. Ancak Nolan'ın yapımlarında filmler katmanlıydı ve her bir katmanın hakkının verilmesi için diğer pek çok öğenin de en az Batman kadar öne çıkması gerekliydi. Batman Forever ise serinin Batman & Robin dışındaki diğer filmlerine kıyasla daha zayıf bir senaryoya sahipti. Önemli bir Bruce Wayne hikayesi anlatmaya girişmişti girişmesine ancak sevimsiz kötü adamları ve erotizmin doruklarında gezinen ana kadın karakteri yüzünden bu girişim heba edildi. Şunu söylemek gerekir ki Lego Batman Movie'nin kesinlikle böyle bir problemi yok. En az Batman 89 ve Begins kadar bir karakter filmi.


Senaryonun bir başka güzel tarafı da Batman'e odaklanırken diğer karakterleri boşlamaması. Her bir ana karakterin hem aksiyon olarak hem de öykü olarak bir işlevi var. Hepsi de Bruce'un en büyük korkusuyla yüzleşmesinde kademe kademe etkili hale geliyor. Ayrıca Batman'in birbirinden popüler düşmanlarını sinema tarihinde ilk kez bir arada görme şansına sahip oluyoruz. Aynı The Lego Movie'deki gibi farklı evrenlerden gelen kötüler de bu eğlenceye dahil olunca filmin seyir zevki en üst düzeye çıkıyor. Joker bu noktada beklendiği üzere diğer kötülerden ayrılıyor ve asıl kötü adam olma işini üstleniyor. Bunu da hakkıyla yapıyor. E ne de olsa o "Batman'in en büyük düşmanı". İşte bu tırnak içindeki söylem üzerinden yükselen senaryo, aslında tehlikeli bir işe kalkışıp Joker ve Batman çatışmasına yeni bir boyut getiriyor. Tehlikeli dememin sebebi bu çatışmaya yeni bir anlam yüklenmek istendiğinde çoğunlukla yazarların çuvallamış olmasıdır. Fakat burada filmin bütün önemli mevzularına hizmet edecek güçte yaratıldığını belirtmeliyim. Şöyle bir durup baktığımız zaman bu çatışmanın Batman'in en büyük düşmanının aslında kendisi olduğunu anlamasında ve birlikten kuvvet doğar mantığına sahip olmasında ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Kişisel olarak bu birlik temasının aksiyona yedirilmesinden de büyük mutluluk duydum. Final sahnesinde ikiye ayrılan Gotham'ı kurtarmak için bütün legoların birleşmesi görsel açıdan olduğu kadar metaforik olarak da çok iyi bir hamleydi.

Filmimiz her yaştan izleyiciye eğlenceli ve etkileyici sahneler vadediyor. Yukarıda anlatmaya çalıştığım üzere filmin kendi içindeki hikayesinin çok iyi işlemesi Batman hayranı olmayan seyirciler için büyük bir artı. Ancak eğer bir Batman hayranıysanız da alacağınız zevkin paha biçilemez olduğunu söylemeliyim. Kendi adıma daha The Dark Knight Rises-vari açılış sahnesinde koltuğuma çivilendim. Batman'in bütün filmlerinde yer alan havalı açılış sekansları göz önünde bulundurularak bu gelenek devam ettirilmiş. Dahası, önceki filmlerde yer alan Batman tarzı aksiyon ruhuna bir hayli özen gösterilmiş. Bu açıdan da tam bir hayran filmi olmuş.

Yeri gelmişken belirteyim, seyir zevkinizin maksimuma çıkmasını istiyorsanız çoğu referansı yakalayabilmek için Batman 1966'dan Batman v Superman: Dawn of Justice'e kadar olan tüm Batman filmlerine bir göz atın. Konu olarak hiç bir şekilde bağlantı yok ancak Kara Şövalye'nin sinema geçmişine hunharca yapılan referansların tatlılığını ve komikliğini kaçırmayın derim. Televizyon için konuşursak Batman: The Animated Series ve The Batman çizgi dizilerine gönderilen selamlar da mevcut ancak 60'ların Batman dizisine yapılan göndermelerin eğlencesinin haddi hesabı yok. Shark Repellent (Köpekbalığı Kovucu Sprey) hiç bu kadar işlevli olmamıştı!


Böyle eğlenceli, aksiyon dolu ve dokunaklı bir filmde tüm bu duyguların seyirciye geçmesini en iyi sağlayan etmenlerden biri de müziklerdir. Lorne Balfe'nin notaları bunu çok iyi başarıyor. Kara Şövalye üçlemesinde ve Batman v Superman'de harikalar yaratan Hans Zimmer ile daha önce defalarca çalışan müzisyen, eski Batman filmlerinden aşina olduğumuz müziklere saygı duruşunda bulunuyor. Özellikle Batman 66 dizisinin tema müziğini bolca duyuyoruz. İşin en güzel tarafı ise Batman filmlerinin müzik kalitesi geleneğinin tam gaz sürdürülmesi. Bunun yanında pek çok yeni ve eski şarkı da mevcut. En başta çalan "Who's the (Bat)Man" ve Barbara Gordon'ın şarkısı "Invincible" yeniler arasındaki favorilerim. Cutting Crew'dan "I Just Died In Your Arms", Rick Astley'den "Never Gonna Give You Up", Harry Nilsson'dan "One" gibi eski şarkılar da filme nostaljik bir hava katarak izleyicide hoş bir tat bırakıyor.

Filmin orijinal seslendirme kadrosu yıldızlar geçidi gibi. Will Arnett, Ralph Fiennes, Zach Galifianakis, Rosario Dawson, Micheal Cera, Conan O'Brien, Channing Tatum, Billy Dee Williams... Daha da gidiyor. Hepsi de büyük küçük demeden bir karakteri konuşmuşlar. Ancak Türkiye'de dublajlı olarak vizyona girdiği için orijinal sesleri duymak mümkün değil. Buna rağmen filmin dublajı beklediğimden başarılı olmuş. Tek problemim şu; Murat Şen'in sesi Superman'e pek gitmemiş. Gerçi o da az gözüktüğü için can sıkıcı bir durum yok ortada.

Özetlersek; The Lego Batman Movie, Kara Şövalye'nin diğer bütün süper kahramanlardan farkını net bir şekilde ortaya koyan, karakterin geçmişine baştan sona selam yollayan, sağlam senaryosuyla komedi, aksiyon ve dram dengesini iyi tutturan bir yapım. Ayrıca hangi türe uyarlanırsa uyarlansın yarasanın ne kadar zengin bir karakter olduğunun da kanıtı. Tadı öyle damağımda kaldı ki defalarca sinemada izlemek istiyorum. Daha nice güzel Batman filmlerine!


DC Comics'in Justice League: War ile başlattığı animasyon evreni genişlemeye devam ediyor. Bu sefer karşımızda John Constantine, Zatanna, Deadman ve Swamp Thing gibi karakterleri izleyiciyle buluşturan Justice League Dark var.

Her şeyden önce şu soruyu sormama izin verin. Son yıllarda çıkan DC çizgi filmlerinden memnun musunuz? Eğer memnunsanız muhtemelen bu filmi seveceksiniz. Ancak siz de benim gibi gidişattan hiç ama hiç memnun değilseniz yüzünüzü güldürmekte epey zorlanacak bir filmin sizleri beklediğini söylemek pek yanlış olmaz. Marvel Cinematic Universe'ün bir formül tutturup her sene bunu ısıtıp ısıtıp seyircinin önüne koyması ne kadar can sıkıcıysa DC'nin şu animasyon evreniyle yaptığı şeylerin de ondan geri kalır yanı yok. Kaç tane çizgi film geldiyse, hepsi de iç bunaltıcı aksiyona batırılmış ruhsuz hikayelerden ibaret bana göre.

Detaylara geçmeden filmimizin konusunu şuraya bir iliştirelim: Dünyanın her yerinde insanlar birbirlerine saldırmaya başlamıştır. Justice League, insanları neyin etkisi altına aldığını araştırırken işin içinde sihir olmasından şüphelenir. Batman kendisini Zatanna, Constantine ve Deadman'e yardım ederken bulacaktır.

Devamı spoiler...


Aslında konu gayet ilgi çekici. Hatta filmin başında insanların kontrolden çıktığı sahneleri bayağı bir beğendim. Wonder Woman, Superman ve Batman'in olaylara müdahalesi yalnızca filmin değil serinin önceki yapımlarındaki pek çok sahneden de daha iyi. Ancak ne var ki Justice League Dark introsu ekranda belirdikten sonra bu ilgi çekicilik azala azala bitiyor. Bence ana problem dünyada cereyan eden korkunç olaylar silsilesinin gözardı edilişi. Orada millet birbirini yerken şu bahsettiğim baştaki sahne ve sonlara doğru gösterdikleri bir diğer kısa sahne dışında gezegendeki altı milyar insanın ne durumda olduğuyla ilgilenmeyi tercih etmiyor hikaye. Kaldı ki bu hamle, ne kadar güçlü bir kötü adam olduğunu çizgi romanlarda harika bir şekilde gördüğümüz Destiny'den de çok şey götürüyor. Sandman'de güçlerinin boyutu, psikolojisi ve vahşeti o kadar iyi verilmişti ki karşılaştırınca şu filmde Destiny diye karşımıza çıkardıkları şey her açıdan cılız ve sıradan kalıyor. 

Bunun yanı sıra Batman gibi pozitivist bir karakterin, neden büyüler ve lanetlerle uğraşan kişilerle beraber çalıştığının cevabını alamıyoruz. Sonucunda başka bir Justice League üyesi onun yerinde olabilirdi, değil mi? Benim aklıma gelen tek cevap, filmde Kara Şövalye'nin popülaritesinden olabildiğince faydalanmak istemeleri. Batman'e, kendisine uzak bir hikayede yer vermek elbette yasak değil. Hatta sihirlerin ve pek çok garipliğin havada uçuştuğu bu macerada onun tepkilerini seyretmek zaman zaman eğlenceliydi de. Ancak dediğim gibi tüm bunların bir neden üzerine oturtulmaması büyük bir eksi.


En hoşuma gitmeyen yer ise kahramanlarımızın Felix Faust'la savaşa giriştiği sahne oldu. Sanki çok önemli bir final sahnesiymiş gibi dakikalarca gösterilen bu sıkıcı dövüşün filme hiç bir katkısı yok. Sonunda da hepsinin bir yanlış anlamadan ibaret olduğunu öğrenmek bu sahneyi iyice değersizleştiriyor benim gözümde. Bu kadar tantanaya gerek kalmadan Faust'un hikayenin kötüsü olmadığını anlatmak çok mu zor? Filmin görselliğini arttırmak istedikleri belli ama böyle yaparak da insanın içini baymaktan öteye gidemiyorlar. Bu arada kötü adam demişken, hikayedeki şaşırtmacayı Ritchie Simpson üzerinden yapmaları fena olmamış. Önceki filmlerin merkezinde yer alan düz ve sıkıcı hikayeleri düşününce bir nebze de olsa öyküye şaşırtmaca koymaları sevindirici. 

Sonuç olarak DC'nin anime tarzı çizimlerde ısrar ettiği bu animasyon evreninin yeni filmi Justice League Dark, kafa dağıtmak için açıp izlenebilir. Evet, daha iyi bir hikaye anlatmak adına minik bir kıpırdanma yok değil. Fakat bu kadar uzun zamandan sonra çok daha iyilerine ihtiyacımız olduğu gerçeğini reddetmek de büyük bir hata olur. DC Comics'in bir zamanlar dünyanın en güzel çizgi filmlerini çıkardığı, bayat aksiyonun ve ruhsuz öykülerin kapısından içeri giremediği zamanlara dönmek dileğiyle...


Eğer hayatınızda biraz çizgi romanlarla haşır neşir olmuşsanız mutlaka Batman: HUSH'ın adını duymuşsunuzdur. Zira kendisi en popüler DC Comics çizgi romanları arasında gösterilen 12 sayılık (Batman #608-619) bir hikayedir. En iyi Batman maceraları listelerinde de adını sıklıkla görebilirsiniz. Bununla birlikte kağıt üzerinde son derece güçlü duran yazar ve çizeriyle insanı ilk etapta heyecanlandıran bir iştir kendisi. Sonuçta burada Batman: The Long Halloween, Batman: Dark Victory, Superman For All Seasons gibi başarılı işlerin yazarı dört Eisner ödüllü Jeph Loeb ve şu sıralar DC Entertainment'ın Co-Publisher'ı gibi bir konumda bulunan Eisner ödüllü bir çizgi roman starı Jim Lee var. Peki o zaman HUSH'ın ne gibi bir problemi olabilir ki? İşte şimdi bunu biraz kurcalayacağız.

Spoiler içermektedir...

Eserin böylesi bir popülerliğe sahip olmasının kuşkusuz en büyük sebebi Kara Şövalye'nin bütün büyük düşmanlarının hikayede boy göstermesi. Suçun palyaço prensi Joker'den Poison Ivy'e, Catwoman'dan, Scarecrow'a kadar uzanan uzun bir kötü adam listesi var karşımızda. Hepsi de teker teker Batman'i indirmenin peşinde. Buraya kadar her şey kulağa hoş geliyor değil mi? Teoride bence öyle ama pratikte işler sarpa sarıyor. Öncelikle bu kadar kötüyü tek bir hikayede toplamak çok iddialı bir iş. Altından kalkması oldukça güç bir risk. Her bir kötü karakterin özelliklerini birbirlerinden ayırt etmek şart. Ne de olsa kimi açılardan benzeşen kötüler söz konusu. Loeb'in hikayesinin bu farklılığı yeterli düzeyde yakaladığını söylemek gerek ancak kimi karakterlerin hikayeye zorlama bir şekilde sokuşturulduğu da bir gerçek. Elde bu kadar çok ve önemli villain olunca her birinin motivasyonu ayrı bir öneme sahip oluyor. Ancak öykünün yaptığı şey genel çerçevede bunları Hush ve The Riddler'ın planladığı intikam oyununa dayandırıp gerekli özeni göstermemek. Bütün motivasyonlar bol konuşmalı tek bir sayfada açıklanıyor. Loeb, 12 sayı boyunca kötülüklerin nedenlerini son sayıya kadar saklayarak heyecanı ayakta tutmak istemiş belli ki ama kendini görece zeki sanan abartılı bir diyalogda okuyucuya sunduğu sonuç yetersiz. Hepsinin de Batman'i alt etmek için bu oyunun bir parçası olması 1966'daki absürd dizide karşınıza çıkabilecek bir hamle. Tüm bunların yanında Ivy'nin Catwoman'dan hoşlanmadığı için bu işe girmesi ya da Joker'in Jason Todd'un planın bir parçası olduğunu öğrenip iplerin başkasında olduğu bir bilmeceye balıklama dalması gibi üzerinde pek iyi düşünülmemiş garip motivasyonlar mevcut. 


Hikayenin ana kötüleri Hush ve The Riddler'ın tüm bu oyuna sebebiyet vermelerinin nedeni ise daha beter. Bu noktada Hush'a ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Kendi adıma Bruce Wayne'e ileride kötüye dönüşecek bir arkadaş verme numarasını çok ucuz buluyorum. Artık şu adama doğru, dürüst, irade seviyesi yüksek bir dost verin. Scott Snyder'ın The Court of Owls'ta yarattığı dost görünümlü düşman Lincoln March hamlesi bu geleneğin son örneklerinden birisiydi mesela. Ama öykümüzdeki ana sorun Hush'ın Bruce'un kadim dostu Tommy Elliot çıkması değil, her şeyin Tommy'nin çocuk yaştaki para hırsına bağlanması. Sırf mal mülk miras kalsın diye annesini ve babasını öldürmek isteyen bir çocuk ne kadar ciddiye alınabilinir ki? Hikayenin bunu açamaması ve inandırıcı kılamaması eser adına çok büyük bir eksi. Aynı şekilde The Riddler'ın ölümcül bir hastalığa yakalanması üzerine Lazarus çukurundan faydalandıktan sonra yaşadığı intikam ve aç gözlülük hissinin motivasyon olarak kullanılması bir başka can sıkıcı nokta. 

Batman: HUSH'ın bir diğer sorunu ise ikide bir yüzyılın hikayesi olmaya çalışması. Eser üzerinde net olarak hissedebildimiz tüm o iddialı olma çabası, daha önce kimselerin yaşamadığı bir deneyimi okuyucuya sunmak için yazarın öyküyü son derece zorlama mevzulara çekmesine yol açıyor. Bunu Scott Snyder'ın yazdığı Batman eventlerinde de çok hissediyorum ben. Saçma sapan retconlarla veya karakter ilişkileriyle sansasyon yaratmaya çalışmak yerine biraz daha mütevazi olan eli yüzü düzgün hikayeler yazılsa daha mutlu olacağız halbuki. Daha önceleri erken dönem Batman maceraları yazan Jeph Loeb, HUSH'ı yazarken kronolojik olarak Batman'in olgun dönemlerinde olmasına bence kafayı fazlaca takmış. Bu görmüş geçirmişlik olayını Catwoman yoluyla da ileri götürmek istemiş hatta. Evet, Batman ve Catwoman arasındaki romantizm belli bir ölçüde kabul edilebilir ama burada dozu kaçırılmış. Veya 7. bölümde (Batman #614) Batman'in Joker'i öldürmeye bu kadar yaklaşması yine böyle bir sorun. Loeb, yarasanın Joker'in yaptıklarından artık bıkıp usandığını göstermeye çalışmış. E biz bunun en iyi örneğini The Killing Joke'ta görmüştük zaten. Orada ince ve derin bir anlatımla bu iki ölümsüz karakter arasındaki çatışma (ya da ilişki) yeni bir seviyeye çekilmişti. Burada ise o derinlikten eser yok. Batman bir anda kontrolünü kaybedip Joker'in üstüne çullanıyor. Bruce'un motivasyonu A Death in the Family ve The Killing Joke'a dayandırılmaya çalışılıyor. Bunun haricinde cildin 9. sayısındaki (Batman #616) Ra's Al Ghul dövüşü o kadar anlamsız ki hikayeye durduk yere gürültü patırtı sokulmak istenmiş. Ne de olsa içinde Batman vs. Ra's düellosu bulunan bir sayının cazibesi her daim okuyucu çeker. 


Jim Lee'nin detaylı çizimleri çok başarılı. Bilhassa karakterler üzerinde ortaya çıkardığı iş sanki iyi bir çizgi film izlediğinizi hissetmenize yol açıyor. Her birinin klasik ve popüler olan kostüm dizaynlarına mümkün olduğunca sadık kalınmış. Flashback panellerindeki çizimler ise ayrı bir övgüyü hak ediyor. Bruce ve Tommy'nin Metropolis'te Alan Scott'la karşılaştığı sayfalar favorim. Eski karakter kostümlerinin de bu geçmişi anlatan kısımlarda güzelce resmedildiğini belirtmek gerek. Batman'in siyah yarasa sembollü kostümünü gördüğümüz maceralarda sarı logolu kostümüne de yer verilmesi benim için her zaman hoş bir detay. Karakterimizin ünlü maceralarına selamlar gönderen paneller de cabası.

Toparlarsak, Batman: HUSH okuyucunun gözüne hoş gelebilecek sayfalar sunan ancak hikayesi haddinden fazla iddia taşıyan ve genel anlamda bu yükün altında ezilen bir eser. Bu kadar çok Batman karakterini bünyesinde barındırmasından ve Kara Şövalye'nin çizgi roman geçmişini genel hatlarıyla okuyucuya bir arada sunmasından ötürü ilk defa Batman okuyacaklar için evreni ve karakterleri tanımak adına yararlı bir eser olabilir. Ancak gerçekten iyi bir öykünün peşindeyseniz potansiyelinin altında kalan bir hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim.


Çizgi roman tarihine baktığımızda en eski ve en popüler olan iki tane süper kahramanla karşılaşırız. Superman ve Batman... Bu karakterler, 75 yıldan fazla süredir çizgi roman sayfalarında maceradan maceraya atılıp popülerliklerini arttırarak günümüze kadar geldiler. Onların varlığı ve başarısı şu sıralar sevdiğimiz, takip ettiğimiz, sinemalarda gişe kuyruğuna girdiğimiz, uğruna paralar harcadığımız pek çok süper kahramanın yaratılmasına vesile oldu. Çizgi roman kültürünün bu kadar gelişmesini yine onlara borçluyuz. Çelik Adam ve Kara Şövalye'nin çizgi roman sayfalarında yaptığı bu öncülük, aynı şekilde süper kahraman filmlerinde de kendini gösteriyor. 40'lı yıllarda çekilen serial'lar, 50'li - 60'lı yıllarda yapılan TV dizileri ve modern süper kahraman sineması tarihinin orijini olarak saydığımız 1978 yapımı Superman filminden başlayarak DCEU'ya kadar uzanan oldukça geniş bir filmler zinciri söz konusu. Yapılan bu işlerde Batman'in şansının Superman'e göre daha yaver gittiği bir gerçek. Tim Burton'ın dünyada Batmania akımını zirveye çıkaran Batman filmleri ve Christopher Nolan'ın artık "en iyi filmler listeleri"nin müdavimi haline gelen Kara Şövalye üçlemesi karakterin sinemasal değerini hiç olmadığı kadar arttırdı. Hal böyle olunca, eğer spesifik olarak bir karakterin hayranı değilseniz solo Batman filminin verdiği heyecan diğer yapımlardan doğal olarak farklı oluyor. Çizgi roman severlerin yanı sıra genel sinema izleyicisi üzerindeki etkisi de diğer karakterlere nazaran güçlü bir hale geliyor böylece.

Peki Ben Affleck'in şu sıralar Geoff Johns ile senaryosunu yazmakta olduğu, 2017 ilkbaharında çekimleri başlayacağı söylenen Batman filminde neler görmek istiyoruz? Filmin konusuyla ilgili hiçbir resmi bilgi şuan mevcut değil. Bu sebeple yazının buradan sonrası bir istek listesi mahiyetinde olacak. Peçeteleri ve tükenmez kalemleri hazırlayın efendim!

1- Doğru kötü adam ve iyi bir oyuncu:



Yukarıda Batman'in popülerliğinden bahsetmiştim. İşte karakterimizin düşmanları içinde benzer şeyler geçerli. Joker, Penguin, Riddler, Two-Face, Poison Ivy, Catwoman, Mr. Freeze ve dahası. Hepsi birbirinden arızalı, obsesif, çılgın ve ilgi çekici. Ancak daha önceki yıllarda çekilen Batman filmleri en bilinen kötü adamlar listesini bayağı bir kullandı. Bilhassa bazıları Nolan tarafından olabilecek en gerçekçi şekilde günümüze adapte edildiler. Ek olarak Gotham dizisinde yazarların durup durup üzerimize villain attığı bir zamandayız. Tüm bunlar göz önüne alındığında hem popüler hem sinematik kabiliyete sahip hem de daha önce beyaz perdede kullanılmamış bir düşman bulmak zor. Bu sebeple Deathstroke kağıt üzerinde şu an için doğru bir tercih gibi duruyor. Kaldı ki, Ben Affleck'in Batman'i önce hiç bir Batman'in yapmadığı kadar iyi ve sert dövüşüyor. Deathstroke bu açıdan da sağlam bir rakip olacaktır. Ama hadi şunu kabul edelim. Bir Batman filminin asıl kötü adamını Joe Manganiello gibi bir oyuncu mu oynayacak? İnsan yakışıklılıktan çok, sağlam oyunculuğa sahip olan birisini bekliyor açıkçası. Üstelik Manganiello, şimdiye kadar çekilen hangi Batman filmine bakarsanız bakın yıldızlar geçidi gibi olan kötü adam kontenjanına pek yakışan bir isim değil. Eh madem Deathstroke'u bu şekilde izleyeceğiz, onun yanında kas gücünden daha farklı meziyetleri olan bir düşmanı gerçekten kaliteli bir oyuncuyla görmek harika olabilir.


2- Dedektiflik öyküsü:


Batman... Nam-ı diğer "Dünyanın En Büyük Dedektifi"... Şimdiye kadar kaç tane unutulmaz Batman uyarlaması izlediysek hepsinde de karakterimizin dedektiflik özelliklerini ya hiç görmedik ya da öyküde çok geri planda kaldılar. Bu durumun değişme vakti geldi de geçiyor. Dileğimiz Ben Affleck'in bu durumu bir avantaja çevirmesi. Çünkü daha önce beyaz perdede şahit olma şerefine erişemediğimiz bu yetenekler özgün bir şeyler yapabilmek adına bir köşede koz olarak duruyor. Ayrıca bu yeni Batman'in vurduyu kırdıyı ne kadar çok sevdiğini biliyoruz. İşte öyle bir yapımda Sherlock Holmes'ünkilere bile taş çıkartan çıkarım yetenekleri senaryoya hoş bir denge getirebilir. Kahramanımız bir yandan Deathstroke'la kıran kırana mücadele ederken bir yandan da zihnini kullanarak istediklerine ulaşırsa tarihin en iyi Batman karakteri uyarlamasını görebiliriz. (Hayır, öldürmek yok Brucie!)


3- Özgün bir hikaye:
Herhalde hiç kimse bütün hikayeyi bildiği veya senaryonun sonunu tahmin ettiği bir film izlemek istemez. Uyarlama yapımların en büyük sorumluluğu öyküye ilk defa tanık olan seyircileri mutlu etmek olduğu gibi hikayeyi zaten bilen izleyici de avucunun içinde tutmaktır. Bu noktada bir Batman çizgi romanını alıp birebir senaryolaştırmak büyük bir hayal kırıklığına yol açabilir. Zira o hikayeler çizgi roman sanatı içinde bu denli çarpıcıdır. Sayfaların ve panellerin kurgusuyla sinemada sahnelerin kurgusu birbirini her zaman tutmaz. DC Universe Animated Original Movies'in de ısrarla yaptığı bu işin ne kadar başarılı olduğu ortada. İsimde orijinal diyor ama filmlerde dişe dokunur özgünlük olmadığı gibi, uyarlanan efsanevi öyküler de zarar görebiliyor. Bkz. Killing Joke. Birebir kopya çekmek yerine yepyeni maceralara yelken açmak, çizgi roman okuyucularını mutlu etmek içinse irili ufaklı referanslara yer vermek bence en iyi formül. Bruce Timm ve Paul Dini'nin efsanevi DC Animated Universe'ünde harika şeyler izlemiştik. Bu yoldan devam! Eh zaten Ben Affleck'in özgün bir hikaye yazmaya çalıştığını da biliyoruz. Bu isteğimiz gerçek olacak gibi.


4- Karanlık bir Batman:




Şu noktada hepimiz hemfikirizdir diye tahmin ediyorum. Batman, karanlık bir karakterdir. Zaten Kara Şövalye'nin en iyi hikayeleri karanlıktır. Ne zaman bunu değiştirmeye kalktılarsa bilhassa beyazperdede o maceralar tökezledi. En basitinden Joel Schumacher'in Batman & Robin'i yaparken Bruce Wayne'i "Annesiyle babası sekiz yaşındayken öldürülmüş 36 yaşında bir arkadaşımız olsa ve hala bu acıyla ortalıkta dolaşıp sızlansaydı ne yapardık? Sanırım ona ‘Hadi, kabullen artık ve yaşamına devam et’ derdik" şeklinde tasvir edip karakteri maskeli bir playboy'a çevirdiğini unutmak mümkün değil. Batman'i Batman yapan şeyin karanlık ve korkunç ögeler olduğu ortada. Bunu daha fazla kurcalamanın da bir anlamı yok bence. Ancak DC Films'de bitirici kararları alan kimselerin Batman v Superman'e yapılan olumsuz eleştirilerden sadece "çok karanlık" kısmını dikkate alması beni endişelendiriyor. Filmin en başarılı yanlarından bir tanesi The Dark Knight Rises'ın Bruce Wayne formülünü daha uç seviyeye taşıyarak oldukça depresif bir karakterizasyon ortaya koymasıydı. Bundan böyle Batman'in tonunun bir tık da olsa açılacağı kesin gibi. Justice League'te Ben Affleck'in sorumlu yapımcı olduğunu biliyoruz. O filmle ne tarz bir Batman izleyeceğimiz daha net anlaşılabilir.


5- Bruce'un iş yaşamı ve Wayne Enterprises:



İyi bir Batman filmi, gündüzleri zengin iş adamı olarak gözüken ancak geceleri maskeli adalet savaşçısına dönüşen bir adamın karakterindeki dengeyi tutturmalıdır. İşin sadece tek tarafına odaklanıldığı harika öyküler de mevcut ancak Bruce'un hayatını kapsamlı bir şekilde sinemada görmek her zaman büyük bir zevk. Bruce'un iş adamı kişiliği ne yazık ki beyazperdede fazla yer bulmadı. Batman Returns'te Max Shreck'le yaptığı kısa bir toplantı ve Batman Forever'da Edward Nygma ile tanıştığı sahne dışında Bruce'u pek işinin başında göremedik. Bu maddedeki bir başka husus ise şu. Christopher Nolan, çektiği Batman üçlemesinde Wayne Enterprises'ı filmlerinin önemli noktalarına yerleştirmişti hep. Üç filmde de Bruce Wayne'in baba yadigarı şirketinin bir işlevi vardı. Yeni filmde de bunu görmek hiç fena olmaz. 


6- Wayne Malikanesi:


Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama Bruce'u, Batman Begins'ten bu yana Wayne Malikanesi'nde doğru düzgün bir hayat sürerken izleyemedik. Batman Begins'in sonunda Ra's Al Ghul her yeri yakıp küle çevirdi. Bu sebeple The Dark Knight'ta Bruce sadık uşağı Alfred ile lüks bir çatı katı dairesinde kalıyordu. The Dark Knight Rises'ta ise malikaneyi yeniden inşa edilmiş halde bulduk ama bu sefer depresyon içerisindeki Bruce bütün odaları tozlanmaya terk etmişti ve evin sadece çok küçük bir bölümünü kullanıyordu. Batman v Superman'de Wayne Malikanesi'nin içini bile göremedik. Dışarıdan her tarafı yosun bağlamıştı. Affleck bizi Wayne Manor'a götür!


7- Çizgi romandaki gibi bir Batcave:




Bu istek biraz lüks kaçabilir ama söylemeden edemeyeceğim. Batman v Superman'in prodüksiyon tasarımcısı Patrick Tatopoulos'ın yaptığı Batcave gerçekten de yıllardan beri görmek istediğimiz Yarasa Mağarası mı? Sadece soruyorum. Sormakla kalmayıp yanıt da vereceğim. DEĞİL! Yahu, zaten Batman & Robin'den bu yana dolu dolu tam teçhizatlı hayallerimizdeki gibi bir Batcave görememişiz, mekanı olabildiğince basık yapmanın ne anlamı var? Tatopoulos filmin yapım belgeselinde mağarada bütün zeminlerin tavandan halatlarla sarkıtıldığını ve ortama yarasa-vari bir mimari hava katmak istediğini söylüyordu. Bu açıdan fikir kulağa orijinal geliyor ancak insan 20 yıldır Batman'lik yapan Bruce'un mağarasını daha çizgi romanlardakine yakın bekliyor. Nolan'ın filmlerinde hikayelerin anlattığı zaman dilimleri gereği çizgi romandaki gibi bir Batcave görmek saçma olurdu belki ama yeni Batman'in mağarasında Bruce'ün suçla olan geçmişine dair bir çok anı görsek hiç fena olmazdı. Merdiven altına üstü boyalı bir Robin kostümü sıkıştırmak bence yeterli olmamalı. Dev boyutlu bozuk para ya da T-Rex gibi şeyler beklemesem de Affleck'in yeni filminde bu konuda bir atılım bekliyorum. Hiç değilse eski kostümlerin sıralandığı bir bölme harika olabilir.


8- Yeni araçlar ve aletler:


Batman deyince akla en çok gelen şeylerden bir tanesi de kullandığı araç ve gereçlerdir. Batman v Superman bu açıdan oldukça doyurucu bir filmdi. Patrick Tatopoulos'un dizayn ettiği Batmobile çok sevildi. Daha önceki filmlerde alışık olduğumuz yarasa temalı Batmobile fikrine geri dönüldü ama Nolan'ın filmlerinde izlediğimiz Tumbler'la öne çıkan gerçekçi hava da korundu. Bence ortaya oldukça dengeli ve başarılı bir iş çıktı. Batwing için de öyle. Zack Snyder'ın direktifiyle başta Grappling Gun olmak üzere Batman'in kullandığı aletlere tahta eklemeler yapılarak organik bir hava verildi. Yeni filmimizde de bu konuda çeşit çeşit sürprizler bekliyoruz. Elektrikli Batarang, Remote Control Batarang, Batnapalm, Double Grappling Gun en çok görmeyi istediğimiz aletler arasında. (Shark-Repellent'ı özleyen var mı?) Tüm bunların yanında Batmobile'in görmediğimiz özelliklerinin mevcut olduğunu Tatopoulos açıklamıştı. Filmimizde bu muhteşem aracın yeni marifetlerini görebiliriz. Bunun yanında Batski ya da Batboat tarzı bir deniz aracı görmeyeli çok uzun zaman olmadı mı artık?


9- Bat-Family:



Deneyimli ve orta yaşlı bir Batman izlemenin en keyifli yanlarından bir tanesi hikayenin kronolojik olarak Bat-Family'e oldukça müsait olması. Yalnız, şöyle bir gerçek var ki Batman filmlerinde karakterimizin yanında savaşan sidekick'ler arttıkça filmlerin başarı oranı da o derece düştü. Batman Forever'da Robin gelmesiyle tökezleyen seri, Batman & Robin'deki Batgirl hamlesiyle dibi gördü. Bu sebeple eğer böyle bir iş yapılacaksa, daha sağlam adımlar atılmasını temenni ediyoruz. Ben Affleck'in Batman'ini kendi başına izlemek inanılmaz keyifli olabilir yine de Nightwing, Red Robin, Batgirl, Batwoman ve Jason Todd'u yan yana görmek düşüncesi bile tüyleri diken diken ediyor. 


10- Kaliteli müzikler:
Eğer ortada bir Batman filmi varsa, müzikler de bir o kadar önemlidir. Kara Şövalye'nin bu konuda şansı hem sinemada, hem televizyonda, hem de oyunlarda hep yaver gitti. Ve bu ilelebet devam etmeli! Danny Elfman'ın karakteristik Batman müzikleri kadar detaylı bir beklentimiz olmasa da yeni gelecek bestecinin bir başka güzel insan Hans Zimmer'ı aratmamasını umuyoruz. Bilindiği üzere Zimmer artık yaratıcılık konusunda zorlandığını öne sürerek süper kahraman filmlerinden emekli olduğunu açıklamıştı. Michael Holkenborg nam-ı diğer Junkie XL ile hazırladıkları Batman v Superman soundtrack albümü tek kelimeyle müthişti. Justice League'de Junkie XL bu yükü kendi başına taşıyacak. Bakalım kendisi solo Batman filminde görev alacak mı yoksa başka bir besteciyle mi anlaşılacak? 

BONUS: Warner Bros., Burton/Schumacher'in Batman serisinde dönemin ünlü sanatçılarına filmler için şarkı besteletiyordu. 90'lı yıllarda Batmania'nın dünyaya yayılmasıyla birlikte Michael Jackson (The Riddler'ı oynamak istedi. Stüdyo reddetti.) dahil pek çok müzisyen de bu popülerlikten faydalanmak istedi. Prince, Siouxsie and the Banshees, U2, Seal, The Smashing Pumpkins, R.Kelly gibi sanatçılar Batman filmleri için şarkılar yazıp söyledi. 2000'lerin ilk yıllarında Batman'e olan ilgi azalmaya başlasa da popülerlik Nolan'ın filmleriyle yeniden zirveye çıktı. Kim bilir, Warner Bros. bir kez daha aynı hamleye başvurabilir ve Suicide Squad'ta yaptıkları gibi günümüzün başarılı sanatçılarına şarkı yaptırılabilir.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget